Thursday, November 16, 2017

ARŞİVDEN… ARŞİVDEN… Lefkoşa Genel Hastanesi Morgu’ndan Ayvasıl’a toplu mezarlara… Oradan da Tekke Bahçesi’ne…

ARŞİVDEN… ARŞİVDEN… Lefkoşa Genel Hastanesi Morgu'ndan Ayvasıl'a toplu mezarlara… Oradan da Tekke Bahçesi'ne…
(YENİDÜZEN – Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler… Sevgül Uludağ – Eylül-Ekim 2007)

Okurlarımızın ve bazı "kayıp" yakınlarının genel isteği üzerine bundan on yıl önce YENİDÜZEN gazetesinde halen devam etmekte olan "Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler" başlıklı yazı dizimizde (bu yazı dizisi son on bir yıldır kesintisiz biçimde devam etmektedir, her gün) yer alan Tekke Bahçesi'ne "kayıplar"ın gömülmüş olduğunu ortaya çıkarmış olduğumuz araştırmamızı "Arşivden" başlığıyla yayınlıyoruz… Bu yazılarımız Eylül-Ekim 2007 tarihlerinde yayınlanmıştır…
On yıl önce Tekke Bahçesi'ne "kayıplar"ın gömülmüş olduğunu yazdığımız zaman bazı kişiler bize inanmamışlardı…
On yıllık mücadele ardından Tekke Bahçesi'nde bazı mezarlarda Kayıplar Komitesi tarafından kazılar yürütüldü ve bazı "kayıplar"dan geride kalanlara ulaşıldı…
Bu yazıya eşlik eden fotoğraf, Eylül 2007'de Tekke Bahçesi'nde "Ayvasıl" ve "meçhul" yazılı mezarlarda yaptığımız inceleme sırasında çekilmiştir.
Yazı dizimizin on yıl önce, Eylül-Ekim 2007'de YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanmış bazı bölümleri şöyle:


YENİDÜZEN

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...
Sevgül Uludağ

23 Eylül 2007

*** Ayvasıl'daki toplu mezarları kendi elleriyle açan Dt. Hüsrev Dağseven, mezarlardan 21 kişi çıkarıldığını anlattı...

Tekke Bahçesi'ne gömülenler hangi "kayıplar"?...

*** Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği temsilcisi olarak Ayvasıl'daki toplu mezarların açılışında hazır bulunan ve mezarlardaki ölüleri bizzat kendi elleriyle dışarıya çıkaran Dt. Hüsrev Dağseven'deki 21 kişilik listede Ayvasıl'daki toplu mezarlardan çıkarılanlar arasında Genel Hastane'den "kayıp" olan Mustafa Arif, Mehmet Veli ve Menteş Zorba'nın isimleri de bulunuyor

*** Ayvasıl'daki toplu mezarlardan çıkarılan 21 kişiye Kızılay Hastanesi'nde Dr. Fahri Dikengil tarafından otopsi yapılmış, ardından Tekke Bahçesi'ne gömülmüşler. Devletin bunca yıldır Tekke Bahçesi'ne gömülen bazı "kayıp" kişilerin kimliğini bildiği halde, bunları neden "kayıp" yakınlarına açıklamadığı tam bir muamma...

*** Tekke Bahçesi'nde yaptığımız incelemede, burada üzerinde "meçhul" yazan 15 mezar saptadık. Bu mezarlardan 6'sının Ayvasıl'da bulunan kişilere ait olduğu belirtilmiş...

*** Dt. Hüsrev Dağseven'e Kayıplar Komitesi yetkilisi iken Rüstem Tatar tarafından verilen "Ayvasıl Şehitleri" başlığını taşıyan 21 kişilik liste şöyle:
Ayşe Hasan Buba, Hüseyin Cemal, Ömer Hasan, Bayram Hasan, Mehmet Hasan, İsmail Mustafa, Ayşe İbrahim, Mustafa İsmail, Mehmet Ali Ömer (Ayvasıl) Veysi Hüseyin (Akaça), Yakup Ali Çavuş (R.A.F. Elizabeth kampı), Mustafa Bayram (Kokkina Trimitya), Özer Ekrem Emin (Peristerona Polisi), Ahmet Osman (Peristerona Polisi), Hasan Nural Cevdet (Kokkino Trimitya), Mustafa Arif (Genel Hastane), Mehmet Raif (Lefkoşa), Mehmet Veli, Menteş Zorba, Havva Durmuş, Ahmet Yusuf (Genel Hastane).

Ayvasıl'daki toplu mezarları 13 Ocak 1964'te kendi elleriyle açan Dt. Hüsrev Dağseven, o günleri anlattı... Genç bir hekim olarak eğitimini tamamlayıp İstanbul'dan Kıbrıs'a döndükten sonra Girne Hastanesi'nde çalışmaya başlayan, haftada bir kez de Lefkoşa'daki Genel Hastane'de çalışan Dt. Hüsrev Dağseven, Ayvasıl katliamında öldürülen küçük Ayşecik'in de Ayşecik katliama kurban gitmeden bir ay kadar önce, gittiği okulda dişlerinin tedavisini yapmış... Bu yüzden, Ayvasıl'daki toplu mezarları açarken, karşısında 10 yaşındaki Ayşecik'i bulunca derinden sarsılmış...
Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği temsilcisi olarak Ayvasıl'daki toplu mezarların açılışında hazır bulunan ve mezarlardaki ölüleri bizzat kendi elleriyle dışarıya çıkaran Dt. Hüsrev Dağseven bu toplu mezarlardan toplam 21 kişi çıkardıklarını anlatıyor. 13 Ocak 1964'te olağanüstü koşullarda, Kızıl Haç yetkililerinden Margaret Chatly'nin de hazır bulunduğu ve İngiliz askerlerinin koruması altında, çevreleri Rum askerleriyle çevrili olarak üç gün üç gece toplu mezarları kazdıklarını anlatan Dt. Hüsrev Dağseven'deki 21 kişilik listede Ayvasıl'daki toplu mezarlardan çıkarılanlar arasında Genel Hastane'den "kayıp" olan Mustafa Arif, Mehmet Veli ve Menteş Zorba'nın isimleri de var. Yine Genel Hastane'de öldürülen Havva Durmuş ve Ahmet Yusuf da bu listede ve bu iki kişinin Tekke Bahçesi'nde mezarları var... Bu listede çalıştığı CYTA'dan "kayıp" olan Mehmet Raif'in ve Koççinotrimitya ile Peristerona polisinden "kayıp" Mustafa Bayram, Özer Ekrem Emin, Ahmet Osman ve Hasan Nural Cevdet'in isimleri de var. Akaça'dan "kayıp" Veysi Hüseyin ile R.A.F. Elizabeth kampından "kayıp" Yakup Ali Çavuş da bu listede bulunuyor.
Cesetler çıkarıldıktan sonra bunların o günlerde yeni kurulan Kızılay Hastanesi'ne götürüldüğünü, Kızılay Hastanesi'nde sözkonusu 21 cesede Dr. Fahri Dikengil tarafından otopsi yapıldığını ve bundan sonra da Tekke Bahçesi'ne gömüldüklerini anlatan Dt. Hüsrev Dağseven, toplu mezarlardan çıkarılan Mehmet Veli'yi de, haftada bir Genel Hastane'ye gittiği için tanıyormuş. Bilindiği gibi, Mehmet Veli, Genel Hastane'de hastabakıcı olarak çalışmaktaydı ve hastaneye apandisit ameliyatı için yatan Menteş Zorba ile birlikte aynı hastanede hemşire olarak çalışan Türkan Aziz'in ifadesine göre vurularak öldürülmüştü. Mehmet Veli ve Menteş Zorba'nın Ayvasıl toplu mezarından çıkarılıp kimlikleri biliniyorsaydı, yetkililerin bu bilgiyi ailelerle ve kamuoyuyla neden paylaşmadığı tam bir muamma. Ayvasıl'daki toplu mezarlardan çıkarılanların bazılarının kimlikleri halka açıklanmamış. Devletin bunca yıldır Tekke Bahçesi'ne gömülen bazı "kayıp" kişilerin kimliğini bildiği halde, bunları neden "kayıp" yakınlarına açıklamadığı tam bir muamma.
"Kayıp" yakınlarından örneğin Menteş Zorba'nın babası Mustafa Zorba İzzet, "kayıp" oğlu Menteş'i aramak için 1 Ekim 1964'te Lefkoşa'ya gelerek Rum tarafındaki bandabuliyaya gitmiş ve buradan "kayıp" olmuş. Ve ailesi de çifte acıya maruz kalmış...
Bu konuda da çeşitli senaryolar var... Bazılarına göre, Kızılay Hastanesi'ndeyken 21 kişilik grup, burada otopsi yapan Dr. Fahri Dikengil ile çevresindekilerin yardımlarıyla tanımlanmış. Kıbrıslıtürk polis yetkilileri de, 21 kişilik grubun teker teker fotoğraflarını çekmişler. Tekke Bahçesi'nde o günlerde insanların gömülmesine tanık olanların anlattığına göre, Ayvasıl toplu mezarlarından çıkarılan 21 kişi, elbiseleriyle birlike ve çok büyük bir kaos içinde gömülmüşler. Cesetler kamyonla getirilerek yere konmuşlar ve elbiseleriyle birlikte mezarlara gömülmüşler. "Kefen yok muydu?" diye itiraz eden bir kişiye ise insanları gömmekte olanlar "Şehitler elbiseleriyle gömülür" demişler.
Bir başka tanığın anlattığı ise farklı bir senaryo: Buna göre, Ayvasıl'dan iki kişi, toplu mezarlardan çıkanları tanımlamak için Kızılay Hastanesi'ne gitmişler. Buraya gittiklerinde, yalnızca giysileri bulmuşlar. Çünkü 21 kişi üzerilerindeki giysiler çıkarılarak gömülmeye gönderilmişler. Bu giysiler ise numaralandırılmış imiş. Numaralara bakarak, giysilerin kimlere ait olabileceğini tanımlamaya çalışmışlar.
Yine anlatılanlara göre, Tekke Bahçesi'nde bazı mezarlara insanlar ikişer üçer gömülmüş. Ancak yaptığımız incelemede, Tekke Bahçesi'nde üzerinde isim yazılı olan mezarlarda, tek isim var, iki-üç isim değil. O nedenle her bir mezarda kaç kişinin yattığı meçhul...
Konuyla ilgili olarak konuştuğumuz Dt. Hüsrev Dağseven ise, üç gün üç gece boyunca dört toplu mezarda devam eden kazılardan çıkarılan ölüleri, parti parti kamyonla Lefkoşa'da Kızılay Hastanesi'ne gönderdiğini, Lefkoşa'ya geldikten birkaç gün sonra toplu mezarlardan çıkarılan 21 kişinin tanımlandığını gösteren listeyi bulduğunu anlattı.
Tekke Bahçesi'nde yaptığımız incelemede, burada üzerinde "meçhul" yazan 15 mezar saptadık. Bu mezarlardan 6'sının Ayvasıl'da bulunan kişilere ait olduğu belirtilmiş... Kayıplar Komitesi'nin Tekke Bahçesi'ndeki "meçhul" mezarları açarak DNA testiyle kimlik tesbitine gitmesi ve bu listenin doğru olup olmadığını saptaması gerekiyor... Genel Hastane morgunda bulunan Kıbrıslıtürkler'in de Ayvasıl'a gömülmüş olabileceği söyleniyor. Konuyla ilgili olarak yürütmekte olduğumuz araştırmada, hastaneden Ayvasıl'a 2-3 sefer yapıldığı ve hastane morgunda bulunan 30 civarında Kıbrıslıtürk'ün Ayvasıl'a taşınarak burada toplu mezarlara gömüldüğü anlatılıyor. Konuyla ilgili bazı kaynakların anlattığına göre, Kaymaklı'dan "kayıp" olan bazı Kıbrıslıtürkler de Ayvasıl'daki toplu mezarlara gömülmüş. Ancak Ayvasıl toplu mezarlarının açıldığı 13 Ocak 1964'te bunun olağanüstü koşullarda ve İngiliz askerlerinin koruması altında yapıldığı dikkate alınacak olursa, Kayıplar Komitesi'nin Ayvasıl'da yeniden kazı yaparak bu "kayıplar"ı da araması gerekiyor.
Dt. Hüsrev Dağseven bir zamanlar kliniğini taşırken, Ayvasıl toplu mezarlarından çıkarılan 21 kişilik listeyi kaybedince, o günlerde Kayıplar Komitesi yetkilisi olan Rüstem Tatar'dan bu listeyi istemiş. Rüstem Tatar da "Ayvasıl Şehitleri" başlığını taşıyan 21 kişilik listeyi Dt. Hüsrev Dağseven'e vermiş. "Ayvasıl Şehitleri" başlığını taşıyan 21 kişilik bu liste şöyle:
Ayşe Hasan Buba, Hüseyin Cemal, Ömer Hasan, Bayram Hasan, Mehmet Hasan, İsmail Mustafa, Ayşe İbrahim, Mustafa İsmail, Mehmet Ali Ömer (Ayvasıl) Veysi Hüseyin (Akaça), Yakup Ali Çavuş (R.A.F. Elizabeth kampı), Mustafa Bayram (Kokkina Trimitya), Özer Ekrem Emin (Peristerona Polisi), Ahmet Osman (Peristerona Polisi), Hasan Nural Cevdet (Kokkino Trimitya), Mustafa Arif (Genel Hastane), Mehmet Raif (Lefkoşa), Mehmet Veli, Menteş Zorba, Havva Durmuş, Ahmet Yusuf (Genel Hastane).
Dt. Hüsrev Dağseven'le yapmış olduğumuz röportajı yarın yayımlamaya başlıyoruz...

(YENİDÜZEN – Sevgül Uludağ - 23.9.2007)

ÖNEMLİ NOT: Dt. Hüsrev Dağseven'in Rüstem Tatar tarafından kendisine verildiğini söylediği bu listenin doğru olmadığı ortaya çıktı. Örneğin Mustafa Arif'ten geride kalanlar Strovulo'da Parisinos bölgesinde bir kuyuda bulundu… Özer Ekrem Emin, Hasan Nural Cevdet ve Ahmet Osman'dan geride kalanlar, Koççinodrimitya'da bir Kıbrıslırum okurumuzla birlikte Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiş olduğumuz sıra kuyularda bulundu… Yani bu listenin doğru bir liste olmadığı anlaşılıyor… Okumaya devam ettiğiniz zaman Kıbrıslırum makamların Kıbrıslıtürk makamlara göndermiş olduğu gerçek listeyi bu sayfalarda bulabilirsiniz… Bu liste toplumumuzdan yıllarca gizlenmiş, "kayıp" yakınlarına da hiçbir zaman herhangi bir bilgi verilmemişti… S.U.)


DT. HÜSREV DAĞSEVEN'İN AYVASIL TOPLU MEZARLARIYLA İLGİLİ RAPORU – 15 OCAK 1964:

"Feci manzara bir hekimin dahi dayanamayacağı kadar tüyler ürpertici idi..."

Bugün Dt. Hüsrev Dağseven'in Ayvasıl'daki toplu mezarları açtıktan sonra kaleme aldığı raporu yayımlıyoruz. Yarın ise Dağseven'in röportajına yer vereceğiz.
Bu rapora göre Ayvasıl'daki toplu mezarlardan ilk gün 21 ceset çıkarılmıştı. Rapor şöyle:

"Lefkoşa, 15 Ocak, 1964.
Kıbrıs Türk Hekimler Birliği adına vazifeli hekim Dr. Hüsrev Dağseven'in, Ayvasıl'daki Türk cesetlerinin çıkarılışı hakkındaki raporudur:
13 Ocak 1964 Pazartesi günü, ö.e. saat 09.15'te, İngiliz albay Major Cooper idaresindeki muhafız konvoyu ile ve ecnebi gazeteci ve televizyoncular hariç, yirmi kişilik bir amele grubu ile birlikte Lefkoşa'nın oniki kilometre batısında Ayvasıl köyüne doğru hareket ettik. Ayvasıl mezarlığı köye girmeden evvel yolun sağ tarafında etrafı telle çevrili bir yerdedir. Mezarları açacak işçiler mezarlık içine girmezden evvel konvoy başkanı binbaşı Cooper, St. John temsilcisi Miss Irene Checkley ile mezarlığı tetkike koyulduk.
Mezarlık sahası içinde dört muhtelif yerde son günlerde traktör ve buldozerlerle toprağın eşelenmiş olduğunu gördüm. Diğer temsilcilerin fikrini sorduğumda, son günlerde toprakta yapılan bu eşelenme durumlarından onların da şüphelendiklerini bahsettim. Mezarlığın batı kısmına düşen yerde derhal kazıları başlattım.
Burasının exkavatör ile açılmış olduğu belli oluyordu.
İki-üç ayak derinliğinde insan cesetlerine tesadüf olundu. Bu cesetlerin, gelişigüzel açılan çukurun içine atılmış olduğunu, hazırda bulunan ecnebi basın ve televizyon mensuplarına gösterdim. İlk çukurda bulduğumuz dört ceset yerlerinden kolaylıkla alınabildiğine göre, üzerinden fazla bir gün geçmemiş olduğuna karar verilebilir.
(Bu cestelerin kimlikleri autopsi'de sonradan tesbit edilmiştir.)
Cesetlerin günlük elbiseleri, ayakkabı, çorap, gömlek, ceket dahil tamamen üzerlerinde bulunmakta idi. Cesetlerin pantolonlarının ve bazılarının ceketlerinin cepleri dışarıya doğru çevrilmiş yani aranmış olarak bulunuyordu. Yüzük, saat ve para gibi eşyaya rastlanmamış bulunduğu şayanı dikkatir.
Gerek buraya kadar, gerekse bundan sonra yapılan kazılarda Türk cesetlerinin dört dört veya beş beş, buldozerle kazılmış geniş çukurlara gelişigüzel atılmış olduğu dikkatimden kaçmamış ve ecnebilere de gösterilmiştir.
Mezarlığın doğu kısmına düşen yerde, üçüncü kazı başlatıldı. Burada iki metre kırk santimetre çağında bir kuyu tesbit olundu. Cesetlerin durumu bir kamyonla, kütle halinde bu çukura atılmış olduğu intibaı veriyordu, şöyle ki: Cesetler birbiri üstünde, bazısının başı, diğerinin bacakları arasında, birinin kolu diğer bir cesedin altında, bir diğerinin bacağı ise ötekinin karnı üzerine yaslanmış duruyordu.
Feci manzara bir hekimin dahi dayanamayacağı kadar tüyler ürpertici idi. Çok enteresan olduğu cihetle bilhassa bir ceset üzerinde durmam gerekiyor: Meskur ceset ayakları bağlanmış, elleri arkaya doğru bağlanmış ve oturur vaziyette idi. Sonradan bu cesette (autopsi) kurşun yaraları tesbit edilmişse de, ipe rastlanmamıştır. Kardeşimizin, öldürüldükten sonra el ve ayaklarının çözülmüş olduğu düşünülebilir. Durum basın mensuplarına gösterilmiştir.
Ceset yığını içerisinde bir başka cesedin elleri arkada ve birbirine yakın, yüzükoyun yatmakta olduğu da dikkatten kaçmamıştır. Buradan beş ceset çıkarılabilmiştir.
Saat 18.00'de yeni gelen işçilerin yardımı ile şüphemi çeken, skeçte dört numara ile gösterilen yerde yeniden kazıya başlandı. Bu arada ilk dokuz ceset Lefkoşa'ya gönderilmiş bulunuyordu. Üst planda üç cesedin mevcudiyeti görüldü ve çıkarıldı. Biraz daha derine inilince aynen, daha yukarida bahsedilen bir manzara arzeden sekiz ceset dikkati çekti. Bunlar arasında bilhassa 8-10 yaşlarında olduğu tahmin edilen ve kahil bir kadının ayakları dibinde bulunan masum kız çocuğunun cesedi, orada mevcut şahısları ağlatmıştır. Sonradan bu kız çocuğunun arkadan ve iki el ateşle vurularak öldürülmüş olduğu tesbit edilmiştir.
Bu kazılar, skeçte gösterilmiş olduğu gibi, İngiliz askerlerinin silahlı muhafazası altında yapılıyordu. Kazı sabahın üçüne kadar devam etmiştir. Yarım daire şeklinde etrafımızda dolaşan ve gruplar halinde olduğu dikkati çeken Rumlar, gönderdiğim İngiliz çavuşu tarafından şu şekilde teşhis ve tesbit edilmiştir: Sivil polis elbiseli ve Yunan askeri üniformasını taşıyan sten gun'lı, bren gun'lı ve mavzerli beş altı kişilik gruplar. Ayrıca mevziler kazılmış olduğu ifade edildi. Pek uzakta olmayan ve saat 21.00'den itibaren üç dakikalık fasılarla bizi tarayan kuvvetli bir projektör dikkatimizi çekmiştir. Bu şeraitte sabahın üçünde kazı ve ceset aranmasına son verilerek Lefkoşa'ya dönüldü.
14 Ocak 64: saat 13.30'da aynı mezarlıkta yapılan aramada ancak bir tek ceset bulunabildi. Bütün aramalaa rağmen başka ceset bulunamamıştır.
Saygı ile sunulur."


*** Ayvasıl'daki toplu mezarları kendi elleriyle açan Dt. Hüsrev Dağseven anlatıyor...


SORU: Sayın Hüsrev Dağseven, nerede doğdunuz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Lefkoşa'da... Lefkoşalı'yım... Annem, babam da öz be öz Lefkoşalı diyebilirim...

SORU: Hangi mahalledeydiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Doğum yerim, Ömerge mahallesi... Daha sonra, babam öğretmen olduğu için adanın çeşitli yerlerini dolaştık...

SORU: Mesela, sizde en çok iz bırakanlar hangileriydi?
HÜSREV DAĞSEVEN: Bende en çok iz bırakan Bladan (Çınarlı) oldu... İz bırakmasının nedeni, Atatürk'ün öldüğü gün, babamın bana Atatürk'ü tanıtmasıydı...

SORU: Kaç yaşındaydınız o zaman?
HÜSREV DAĞSEVEN: 8 yaşındaydım... 1938... Ben, 1931 doğumluyum... Ondan sonra babamın öğretmen oluşu nedeniyle değişik köylerde bulunduk. Çocukluğum böyle geçti. Daha sonra ortaokula geldim, Lefkoşa'ya... Lefkoşa'da ortaokulu bitirip liseye devam ettim. Liseden sonra İstanbul Üniversitesi'ne gittim. Babam da o zaman artık – beş kardeşiz – Lefkoşa'da görev yapma hakkını kazanmıştı! Babamın adı Ahmet Veysi bey, annem ise Vedia Veysi... Annem çalışmazdı...
Ben İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne gittim...

SORU: İstediğiniz bir bölüm müydü yoksa tesadüf müydü?
HÜSREV DAĞSEVEN: Benim bir dayım vardı, doktor – buraya gelip giderdi. Kendisi cildiyeciydi. Kendisi gelip giderken bana daima "Diş hekimi ol" diye tavsiye ederdi. Ondan içimde bir sevinç doğdu – oraya gidelim dedik. Ondan mezun oldum.

SORU: Hangi sene mezun olduydunuz?
HÜSREV DAĞSEVEN: 1958... 2 Şubat 1958'de mezun oldum – gelecek yılın Şubat ayında 50 yıl dolmuş olacak. Ama ben mezun olacağım sırada bizim bir cerrahi hocamız vardı...

SORU: Dr. Tarık Minkari değildi ya?
HÜSREV DAĞSEVEN: Hayır, Minkari Cerrahpaşa'daydı. Kaya Bekiroğlu, Cerrahpaşa'da asistanken benim Manizade'yle Kıbrıs Türk Kültür Cemiyeti nedeniyle bazı işlerim vardı, gider gelirdim yani hastaneye. Minkari'yle o zaman tanıştıydım... Bahsettiğim bizim fakültemizdeki cerrahi hocamız ama, Minkari değil... O bana "Hüsrev" dedi, "senin enerjin, benim bilgim... Benim klinikte haftada üç gün çalışır mısın?" dedi. Biz de "İyi bir şey" dedik, "elimiz kırılır..." Bize de birazcık maddi yardımda bulunur... Bir-birbuçuk sene gittiydim oraya ve çalıştım.

SORU: Kıbrıs'a ne zaman döndünüz?
HÜSREV DAĞSEVEN: 1958'de geldim. Bir klinik açtım. Şimdi Avukat Kürşat'ın yazıhanesinin bulunduğu yerde, Dr. Dikengil'in kliniği vardı – ortaklaşa bir klinik açtık... Sarayönü'ndedir bu... Daha sonra, 8 Mayıs 1961'de, Kıbrıs Anayasası'nın Türkler'e verdiği bir hak vardı, %30-70 – o haktan istifade ederek, hükümet servislerine girdim.

SORU: Hastaneye yani...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hastaneye girdim. Girne Hastanesi'ne tayin oldum. Girne Hastanesi'ne tayin oldum ama Lefkoşa Genel Hastanesi çok yoğun olduğu için, bazı Cuma ve Pazartesi'leri oraya gider, orada da bakardım.

SORU: O dönem nasıldı ilişkiler? Sizde iz bırakan bir şey kaldı mı bu hastane döneminden? Ortam nasıldı? Atmosfer nasıldı? Yumuşak mıydı, gergin miydi? Hastanenin içinde yani...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hastanenin içinde tek bir Türk hekimi olmam nedeniyle Girne'de, bana karşı pek ağır birşeyleri olmadı. Yalnız 63 olaylarına yakın zamanlarda biz Türk veya Rum köyleri diye ayırmaksızın, gidip çocukların dişlerini muayene ederdik, sanırım Çarşamba günleriydi... Girne kazasındaki köyleri gezerdik ve köylerde okullardaki çocuklara bakardık.

SORU: Doğru, bir zaman vardı öyle bir şey... Hekimler okullara gelirdi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Vardı... Yorgoz'da (Tepebaşı) kötü bir muameleyle karşılaştık. Çocukların dişlerini kontrol ederken, orada bana karşı böyle hasımane bir tavırlar takındıklarını hissettim. Rum köylülerdi bunlar. Rum okulunda çocukların ağızlarına bakarken, hasımane bir tavır takındı birkaç kişi. Yardımcım da bir Rum'du... Asistanım Kosta isminde birisiydi. Kulağıma eğilerek, "Erken bitirelim de kaçalım buradan çünkü tatsız tatsız şeyler oluyor dışarıda" dedi. Biz tabii hemen çocukların ağızlarını yaptığımız kadar yaptık ve köyden ayrıldık...

SORU: Hangi aydı tahmin edersiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Zannederim Kasım falandı... İki-üç gün sonra, Hüseyin Efendi isimli birisi geldi. Yorgoz'un sayılı, muteber bir kişisi. "Hüsrev Bey" dedi, "o gün köyden ayrılmakla çok iyi ettiniz çünkü edindiğim bilgilere göre seni orada öldüreceklerdi" dedi. "Ve ben" dedi, "dikkat etmişsen, ambulansın yanından hiç ayrılmadım."
Bu adamı Rumlar ve Türkler çok severdi... Zaten ondan sonra, birkaç hafta sonra malum olaylar çıktı.

SORU: Aralık ayında neredeydiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Girne'deydim. 17-18'inde Girne hastanesindeydim. 19'unda falan, oradan ayrılmak mecburiyetinde kaldım.

SORU: Ne olduydu ki ayrıldınız?
HÜSREV DAĞSEVEN: Gergindi hava... Ve benim odacım da, İngiliz döneminde başına 3 bin lira konmuş birisiydi, yani EOKA'cı birisiydi. Ondan zaten şüpheleniyordum, tavırları da bana karşı son günlerde çok değişti. Adeta beni gözetliyordu – her yerde gözetliyordu. Gidişimi, gelişimi, şuyumu, buyumu filan... Rahatsızlık hissediyordum. Zaten arada birşeylere gebe olduğu belliydi... Lefkoşa'ya geldim. Ondan sonra bu olaylar çıktığında, biz hekimler olarak hepimiz Dr. Adiloğlu'nun kliniğinde buluştuk...

SORU: Neredeydi bu klinik?
HÜSREV DAĞSEVEN: O klinik, Sarayönü'ndeydi. Şimdi eczane vardır köşe başında – Deniz Kitabevi'nin tam karşısında. Oradaydık. Orada çalışmalara başladık işte...

SORU: O biraz "Teşkilat"ın yeri miydi yoksa? Yoksa kendiliğinden, doğal biçimde mi geliştiydi?
HÜSREV DAĞSEVEN: Şimdi orası zannederim en tehlikesiz bulunabileceğimiz bir yerdi. Dışarıya karşı bir irtibatımız yoktu, merkezi bir yerdi. Şehrin ortasıydı – nisbeten kendimizi daha emniyette hissederdik... Öyle bir yer de vardı – yardım, cerrahi, şudur budur diye orada toplanmaya başladık.

SORU: 21 Aralık'ta Lefkoşa bölgesinden yaralananları herhalde oraya getirirlerdi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: Hatırladığınız çok şey var mıydı, mesela ağır yaralı gelip de orada ölen var mıydı?
HÜSREV DAĞSEVEN: Yaralılar vardı. İlk yaralıları, hatırladığım kadarıyla, ambulansa koyup Türkiye'ye göndermiştik... Bir 10-15 kişiydi...

SORU: Nasıl gönderdiydiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Hatırladığım kadarıyla uçakalanına gönderdiler, uçakalanından gitti...

SORU: Daha gidilebiliyordu demek uçakalanına...
HÜSREV DAĞSEVEN: Zannediyorum baskı kullandılar İngilizler ve Türkiye hükümeti... Yaralıları aldırdılar. Sonra Kızılay geldi tabii... Hatırladınız değil mi? Kızılay Hastanesi kurulduydu... Orada devam ettim...

SORU: 19 Aralık'ta ayrıldınız Girne hastanesinden. Ondan sonra Genel Hastane'ye hiç gitmediniz yani...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hiç gitmedim. Zaten gidilecek gibi değildi. Bir kısım arkadaşlar orada mahsur kalmışlardı. Daha sonra garantör devletlerin baskısıyla herhalde, Makarios orada kısılmış olan meslektaşlarımızı da nakletti...

SORU: Hatta hemşireleri bir gece alıp götürdü kendi sarayına, orada kaldılar...
HÜSREV DAĞSEVEN: Galiba birkaç kişiyi aldı, "Korkmayın" diye kendilerine moral vermek için...

SORU: O dönem neler işitiyordunuz? Mesela orada bir takım hastalar kısıldıydı. Bunlar "kayıp"tır. Bir tanesi mesela Kutlay Erk'in babası Mustafa Arif'tir... Bir tanesi Menteş Zorba, apandisit ameliyatı için gitmiş. Bir tane hastabakıcı, Mehmet Veli falan... Bir kısım insan kısıldıydı orada. Neler işitiyordunuz o günlerde veya sonrasında?
HÜSREV DAĞSEVEN: Mehmet Veli geldiğinde, hastanede kanını almışlar – yani böyle emareler tesbit etti bizim doktor arkadaşlar.

SORU: O "kayıp"tır...
HÜSREV DAĞSEVEN: Kanını almışlar, öyle öldürüldü. Daha sonra bu Ayvasıl mezarında çıktı...

SORU: Çıktı?
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet, bende listesi var. Mehmet Veli...

SORU: Sizdeki bu listeye göre Menteş Zorba da çıktı Ayvasıl'dan! Menteş Zorba da çıktı! O da hastaneden "kayıp"tır!
HÜSREV DAĞSEVEN: Genel hastaneden çıkanlardır...

SORU: E bu listeye göre Mustafa Arif de çıktı! Kutlay Erk'in babası da çıktı bu listeye göre!
HÜSREV DAĞSEVEN: Öyle mi? Kutlay Erk'in babası Mustafa Arif midir? Bilmiyordum.

SORU: Bu listeyi okuruz şimdi ama Mehmet Veli'yle Menteş Zorba... Bu ikisiyle ilgili şöyle bir hikaye anlatılıyor: Bunu bana Mehmet Zorba anlattı. Hemşire Türkan Aziz'in bir kitaptaki ifadesinden. Demiş ki Mehmet Veli'yle Menteş Zorba'ya ("miş"tir tabii bunlar), "Siz geçin benim odama oturun, burada kalın yani, benim ofisimde oturun..." Sonra Başhekim Fassell galiba, çağırmış Türkan Aziz'i. Demiş ki, "Hakkında şikayet var, odanda Türkler'i saklıyorsun..." Ama Türkan Aziz çıkmadan kapıya bir polis görevlisi koymuş. Fakat içeriye döndüğünde Mehmet Veli'yi vurulmuş, Menteş Zorba'yı vurulmuş, kanlar içinde bulmuş odasında.
HÜSREV DAĞSEVEN: Bu teferruatı bilmiyorum. Hastanede öldürüldüğünü biliyorum ben Mehmet Veli'nin. Veli hemşire olduğu için, hemşireler arasındaki bilgiler, kendi meslektaşları olduğu için ve beraber çalıştıkları için, "Kanını aldılar" diye bir iddialar vardır. Daha sonra Mehmet Veli'yi Ayvasıl'da buldum.

SORU: Ayvasıl'a nasıl dahil olduydunuz? Hekimler Birliği adına gittiydiniz oraya...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet... Hekimler Birliği adına, bana dediler ki "Falan yerde 'kayıp' olan ve katledilmiş olan insanlarımız vardır... Bunlar öğrendiğimiz kadarıyla Ayvasıl'da (Türkeli) toplu mezarlarda gömülüdür."
Üçlü Karargah vardı o zaman... "İngilizler'den bize yardım gelecek, oraya sizi götürecekler ve bu mezarları açacaksınız..." dendi bana. İki tane büyük kamyon geldi, oraya gittik.


HÜSREV DAĞSEVEN: Köye gitmezden önce, belliydi yani orada, tarlanın içerisinde bir yerlerde...

SORU: Gündüz mü gittiydiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Sabah gittik...

SORU: Sanıyorum 13 Ocak 1964'tü tarih...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet... Çok soğuk günlerdi hatırladığım kadarıyla...

SORU: Yani gömüleli ne kadar süre geçtiydi, tahmininiz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Benim hatırladığım kadarıyla, 17-18 gündü sanıyorum – çünkü ilk mezardan çıkan cesedin üzerinde, ben hekim olarak baktığımda, bu kıkırdak dokuları 17nci gününe kadar sağlamdır.

SORU: Mesela kulak gibi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Kıkırdak dokusu sağlam olan insanlar, demek ki taze ölümlerdir. Aşağı yukarı 17-18 günlük filandı...

SORU: Gittiğinizde nereden biliyordunuz nereyi kazdıracağınızı?
HÜSREV DAĞSEVEN: Aşağı yukarı tarif de ettiydi bize bu gelen İngiliz...

SORU: Kaç kişi gittiydiniz oraya?
HÜSREV DAĞSEVEN: Giden bir tek bendim, diğerleri, dışarı çıkamayacak, askerlik yapamayacak çoluk-çocuktu. Şimdi onları görsem, "Ben de beraberdim" dese bana, tanımam. Büyüdüler... Hatırlamam da... O manzara karşısında, hatırlayacak yahut da kendinde olabilecek bir insan tahmin etmiyorum, o manzarada...

SORU: İngilizler vardı yanınızda...
HÜSREV DAĞSEVEN: İngilizler gelip bizi korudu. Köyün etrafında bizi korudular. Silahlı İngiliz askerleri gelip mevzi aldılar ve biz orada kazıyı yapmaya giriştik – bizi korudular yani.

SORU: Margaret diye bir kadından bahsedilir – bu kadın toplu mezarların açılması için önayak olmuş – Kızılhaç'tan mıydı bu kadın yoksa gazeteci miydi bilmiyorum...
HÜSREV DAĞSEVEN: Margaret dediğiniz Chatley'dir. Miss Chatley'dir – o kadın Kızılhaç'tandı.

SORU: Tanır mıydınız kendisini?
HÜSREV DAĞSEVEN: Hayır, orada tanıdım. Gelip bize yardımcı oldu...

SORU: Kaç yaşlarındaydı o zaman?
HÜSREV DAĞSEVEN: O zaman 35-40 yaşlarında falandı sanıyorum... O zamanlar birlikte yaşadığı bir Kıbrıslırum arkadaşı varmış... Öyle dediydiler bize... Bize yardımı şu şekilde oldu: Bana ve benimle beraber olanlara, daimi olarak yiyecek ve su getirdi – çünkü biz üç gün, üç gece orada, hiç ayrılmadan mezarlıkta kazdık... Üç gün, üç gece...

SORU: Nereden anladıydınız orada nereyi kazacağınızı?
HÜSREV DAĞSEVEN: Yerleri belliydi... Mezarlığa girmezden önce sağ kolunuzun üzerindeki boş tarlada... Ben araçtan aşağı indiğimde araştırdım, bir baktım, buldozer, lastik izleri vardı – hava yağışlıydı... Gömdüler, çektiler gittiler ama lastik izleri kaldıydı... Orada başladık kazmaya.
Hatırladığım kadarıyla şimdi, benimle beraber gidip – şimdi rahmetli oldu adam – avukat Rifat Reis'in kayınpederi vardı. Daha fazla çoluk-çocuktu bizimle gelen – bunlar tabii ceset gördüklerinde korktular, tiksindiler. Fenalaştılar. O fenalaşanları, korkanları ben Ms. Chakley'ye tavsiye ederek, giden otobüslerle geri gönderdim Lefkoşa'ya... Çünkü onlar da başka bir dert oluyordu – düşer bayılır, onlarla mı uğraşacaktım, cesetlerle mi? Ve kuyuların içerisine, kazılmış yerlere ben inerek, ben fiilen kucaklayıp çıkartmışımdır cesetleri. Bu kazılarda resimlerim vardır – belki gördünüz, Türkeli'nde...

SORU: Ama işte girilmez oraya...
HÜSREV DAĞSEVEN: Niçin?

SORU: Askeri köydür ya Türkeli (Ayvasıl)...
HÜSREV DAĞSEVEN: İzin isteyip girebilirsiniz... Ben iki defa gittim. Bütün bunları zaten ben TRT'de anlattım. 21 Aralık vesilesiyle TRT'de "Rum vahşeti" diye filmler vardır, gösteriliyor...

SORU: Ne hissettiydiniz orada? Sizin mesleğiniz diş hekimliğiydi ve ilk defa hayatınızda herhalde böyle bir toplu mezarlar açıyordunuz...
HÜSREV DAĞSEVEN: Kaybolan vatandaşları bulacağım sevinci vardı içimde ilk defa... İlk ayak, kol veya elbiseli birisini gömülü olarak gördüğümde, onları bulmanın bir sevinci vardı. O sevinç sanırım aşırı derecede üzüntünün verdiği anormal bir sevinçti. Çünkü o manzara karşısında sevinecek bir insan tahayyül edemem. Bir sevinç vardı yani, onları bulduğum için... Ama tabii çok acı çektiğim için, ondan ters bir şey olarak geldi bana bu.

SORU: Cesetler ne durumdaydı?
HÜSREV DAĞSEVEN: Bazıları elleri bağlı, elleri arkasına bağlı... Küçük yaşta bir çocuk vardı, Ayşe vardı...

SORU: Evet, 10 yaşında, Ayşe İbrahim...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet, 10 yaşında ve o 10 yaşındaki Ayşe'yi ben maalesef, bu katliam olmazdan bir ay evvel, dişlerini muayene ettim... Çok kötü yani, anlatılamayacak bir manzaraydı...

SORU: Ayşecik'le ilgili iki-üç farklı versiyon duydum ben. Rumlar giderler, bunların saklandığı evin tavanını açarlar, bomba atarlar diye duydum. Bir duydum, hayır, Ayşecik dışarıya çıktıydı, karanlıktı vururlar...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hep onlar mizansendir. Hepsi mizansendir... Bunlar kim Türk'se yakalamıştır, getirmiştir, vurmuştur orada.

SORU: Hepsi vurulmuştu yani...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hepsi vurulmuştu...

SORU: Bomba izi yoktu yani...
HÜSREV DAĞSEVEN: Bomba olduğunda, vücut parçalanır. Hiç öyle bir şey yoktu. Hepsi kurşunlanmıştı. Arkadan vurulmuşlardı. Çünkü kurşun arkadan mı, önden mi giriyor görüyorsunuz, biliyorsunuz. Belli olur. Arkadan da beraber, önden de vurulmuş olanlar vardı. Bir tasnif yapamam ama hepsi kurşunlanmıştı.

SORU: Mehmet Veli'yi daha önce tanıyordunuz ve orada toplu mezarda onu tanıdınız...
HÜSREV DAĞSEVEN: Onu tanıyordum, hastanedeydi...

SORU: İddia ettikleri gibi kanı alınarak mı öldürülmüştü?
HÜSREV DAĞSEVEN: Şimdi şöyle: Ben yakın arkadaşlarımdan, hastanede çalışan arkadaşlardan duydum bunu... Bir kısmı çünkü bunların daha sonra Makarios tarafından buraya gönderildi. Onların ifadeleridir...

SORU: Siz bulduğunuzda nasıldı Mehmet Veli? Hatırlıyor musunuz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Belli olamaz... Burada, otopside belli oldu, Kızılay'da. Dr. Dikengil, otopsi yaptı. Otopsiye girenlerden bir tanesi da Selim Dayı'dır – daha sonra bizim hastanede ölü yıkayıcı olarak görev yaptı. Onunla beraber Dikengil, gönderdiğimiz bütün cesetlere otopsi yaptı. Ben, battaniyeye sardırarak, Kızılay'a gönderiyordum. Orada yıkanıp, otopsi yapılıyor ve ölüm nedenlerini tesbit ediyordu Dr. Dikengil. Dr. Dikengil, patologtu – iyi bir dahiliyeci olmakla beraber, patologtu... Hatta biz gelmezden bir dönem evvel, arkadaşlara, İstanbul Üniversitesi'nde patoloji dersi veriyordu. Yani Doçent olmuş, kıymetli bir vatandaşımızdı Dr. Fahri Dikengil.

SORU: Kıbrıslı'ydı yani...
HÜSREV DAĞSEVEN: Kıbrıslı'ydı...

SORU: Hatırladığım, hanımı Türkiye'dendi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hanımı Türkiyeli'dir – o ada Lale Hanım isminde, kimya mühendisi bir hanımefendiydi. Çok kıymetli bir doktordu Dikengil. Burada, ölüm nedenlerini tesbit ediyordu, o günkü imkanlar içerisinde.

SORU: 21 ceset çıkarıldı diye biliyorum ben...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: Bunların bir kısmı işte hastaneden "kayıp"tı...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: Şimdi sizdeki bu listeyi okumak istiyorum...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: "Ayvasıl şehitleri: Ayşe Hasan Buba – Ayvasıllı, 24 Aralık 63'te öldürülmüş, Hüseyin Cemal, Ömer Hasan, Bayram Hasan, Mehmet Hasan, İsmail Mustafa, Ayşe İbrahim, Mustafa İsmail, Mehmet Ali Ömer" Bunlar hep Ayvasıl'dan...
HÜSREV DAĞSEVEN: İşte topladılar, götürdüler o kazdıkları çukurların başına, hepsini öldürdüler, gömdüler...

SORU: "Veysi Hüseyin – Akaçalı – gene 24.12.63... Yakup Ali Çavuş – R.A.F. Elizabeth Kampı, yine 24.12.63..."
HÜSREV DAĞSEVEN: İşte bu adamı bulduğumda... Yakup Ali Çavuş, Kızılhaç mensubuydu – giydiği paltonun üzerinde Kızılhaç işareti (rozeti) vardı... Ve bu kadın, Ms. Chatley, o adamı gördüğünde, sarıldı o cesedin üzerine ve ağladı. Çok hazin bir manzaraydı...

SORU: "Mustafa Bayram, Koççinodrimitya – yine aynı tarih, Özer Ekrem Emin – Peristerona polisi – 23.12.63, Ahmet Osman – yine Peristerona polisi – 23.12.63, Hasan Nural Cevdet, Koççinodrimitya – 23.12.63. (Bu röportajdan sonra yaptığımız araştırmada Koççinodrimitya'dan "kayıp" olan bu dört kişinin aslında Rüstem Tatar tarafından Dağseven'e verilen bu listede olmaması gerektiğini, bu karışıklığın nedeninin Ayvasıl'dan Kızılay'a teşhis için gidenlerin orada 3-4 çift polis botu görünce, "Bunlar Koççinodrimitya'dan kayıp dört Türk polisi olmalı" demesi üzerine kayıtlara böyle geçirildiğini öğrendik. Nitekim, Özer Ekrem Emin'in oğlu Raif Yücelten, bir süre önce Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği'nin ofisini ziyaret ettiğinde, burada babasının fotoğrafını görmüş – üzerinde de "Ayvasıl Şehidi" yazıyormuş. Ayvasıl Şehitliği'nde de babasının adının bulunduğunu öğrenmiş. Gerek Ertan Ersan'a, gerekse Rüstem Tatar'a itirazda bulunmuş. Çünkü Raif Yücelten'in Rum Kayıplar Komitesi'nden aldığı bilgiye göre, Koççinodrimitya'dan "kayıp" bu dört kişiden üçü, Balyemedoho'da gömülü imiş ve bu yer resmi olarak listelenmiş ve kazılacak olan yerler arasında imiş. Raif Yücelten'in girişimleri üzerine Ertan Ersan, Ayvasıl Şehitliği'nden babası Özer Ekrem Emin'in adını sildirmeye söz vermiş.)
Mustafa Arif (işte bu, Kutlay Erk'in babasıdır) Genel Hastane – 23 Aralık 63..." HÜSREV DAĞSEVEN: Nerelidir Mustafa Arif?

SORU: Gardiyandı... Komikebirli'dir... Yine Mehmet Raif, Lefkoşa – bu Mehmet Raif'in de ben kısa süre önce röportajını yaptım, oğlu Avustralya'dan geldi, Tözüm Tarjan... Raif Video var, onun babasıdır. CYTA'da çalışıyordu – CYTA'dan "kayıp"tır. İşten çıktı ve bulunamadı. Yine listeye bakarsak Mehmet Veli (bu sizin söylediğiniz hemşire), Menteş Zorba - onun röportajını da birkaç gün önce yayımladım. Apandisit ameliyatı için hastaneye gitti – bunlar da 23 Aralık 63 diye görülüyor. Yine sizin listede Havva Durmuş – Genel Hastane – 23.12.63, Ahmet Yusuf – Genel Hastane – 24.12.63..." Burada bir isim daha var...
HÜSREV DAĞSEVEN: Burada ben o ismi – Aysın Nuri Öğüt... (*)

SORU: O kimdi? (Bu röportajdan sonra yaptığımız araştırmada, bu kişinin Öğüt Osman Nuri olduğunu öğrendik. Öğüt Osman Nuri'nin Ann adlı bir İngiliz kız arkadaşı da varmış. S.U.)
HÜSREV DAĞSEVEN: Bakın, onu ben niçin yazdım oraya, söyleyeyim size. Ya bu kayda geçmedi ya da ben yanlışım. Bu Aysın Nuri Öğüt, az işiten, bizim mahalleli birisiydi. Bir İngiliz kızıyla evliydi ve o gün, Ledra Caddesi'nden aldılar kendini – yakaladılar ve öldürdüler. Şimdi biz 17 tane bir mezarda bulduk, 3 tane bir mezarda bulduk ve 1 tane bir mezarda bulduk. Tek... Bu tek bulduğum yerde 17 ile 3 tane bulduğum vaktin arasında buldum bir taneyi. Gönderdiğimde, benim gözlemim, bu çocuktu. Nasıl oldu da buraya geçmedi, benim kafamda o şey kaldı.

SORU: Tanıdınız kendini...
HÜSREV DAĞSEVEN: Tanıdım... Bunun karısı İngiliz'di ve İngiliz elçiliği alıp İngiltere'ye taşıdılar. Yani halen sağdır – belki akrabasını bulursanız Öğüt'ün – yengeleridir veya gelinleridir...

SORU: Çocukları var mıydı?
HÜSREV DAĞSEVEN: Yoktu...

SORU: Şimdi bu durumda, bunu da eklersek, 22 olur...
HÜSREV DAĞSEVEN: Acaba nasıl oldu da bu listeye girmedi... Belki da başka birisiydi da bunların içerisinde ismini göremedim. Yüzde 90 onun olduğunu bilirim. Lefkoşalı'ydı, Atilla Sokak'ta oturuyordu, Karabuba'da. Komşumuzdu – çok yakınımız olduğu için biliyorum. Kardeşi de benim sınıf arkadaşımdı, İstanbul'da mühendis oldu, vefat etti, öldü yani.

SORU: Sonra bunlar Tekke Bahçesi'ne gömüldü otopsiden sonra...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: Bu deneyim sizin ondan sonraki hayatınızı nasıl etkiledi?
HÜSREV DAĞSEVEN: Ta bunların etkisinden kurtulayım, aylar geçti.. Daha sonra TRT'de benimle yapılan bir röportajda, "Bu konuyu bir daha konuşmak istemiyorum çünkü aynı acıyı hissediyorum" demiştim. Belki hissettiniz, içimde hala o acı var... Onun için hayatımda aşağı yukarı bir-birbuçuk yıl depresyona uğradım... Çünkü az korkunç manzara değildi... Bilhassa Ayşe'nin...

SORU: Ayşeciğin dişlerini nerede tedavi ettiydiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Dediydim ya, okullara gidiyordum – okullara gittiğim zaman...

SORU: Ayvasıl'da (Türkeli)...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet, evet... Çok sevimli bir kızcağızdı. Ve o da, sanki böyle yüzüme bakar gibi çıktı, cesetlerin arasından... Cesetler, kiminin başı diğerinin ayağının içindeydi... Altalta, üstüste yığılmış cesetlerdi. Birkaç kişinin arasından bu çıktı. Sanki baktım ki, o gördüğüm, bildiğim Ayşecik'ti. Tanıdım kendisini...

SORU: Sonra ne yaptınız?
HÜSREV DAĞSEVEN: Sonra kendi mesleğime devam ettim...

SORU: Hastanede mi?
HÜSREV DAĞSEVEN: Hastanede de... Karakaş Bahçesi'nde, Lefkoşa'nın içinde, poliklinik oldu – orada biz diş hekimliği üniti kurduk, Saruhan burada değildi, dışarıdaydı... Onun kliniğini aldık, oraya monte ettik ve diş hastalıkları tedavisine orada başladık. Daha sonra tren yolundaki yere geçtik, daha sonra hastaneye, oradan da emekli olduk.

SORU: Şimdi özel kliniğinizde, herhalde biraz da keyf için çalışıyorsunuz!
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet, aşağı yukarı öyle... Napacaksınız? Emekli olduktan sonra durmamak lazım çünkü hemen ihtiyarlar insan... İkincisi kahveye veya kulübe gidip ya kağıt oynayacaksınız veya o sigara dumanları içerisinde – sırasını bekleyen otobüs yolcuları vardır, otobüs gelsin da bizi götürsün diye – yolcu olacaksınız! Yani gelsin ölüm alsın, götürsün diye! Onun için ben hayatta daima çalışmayı ve meşgul olmayı seven bir insanım. Onun için mesleğimi bırakmadan, hastalarım da beni bırakmadan, çalışıyorum. Ben Larnaka hastanesinde de çalıştım. Baf'ta çalıştım, Boğaz'da çalıştım...

SORU: Babanız gibi, siz de dolaştınız adayı...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: Şu anda geriye dönüp baktığınızda, yüreğinizin derinliklerinde ne hissedersiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Kıbrıs'ta her iki halk da bir trajedi yaşadı ve yaşamaktadır. Bu karşı tarafın Makarios devrinde, daha hakim bir duruma geçmek için yaptığı mücadeleye karşı bizim haklı olarak gösterdiğimiz bir reaksiyondu. Faraza bu cumhuriyet ilan edildikten sonra oturup akıllı uslu, birbirimizi anlayarak, herkesin hakkını vererek davranmış olsaydık, bu canlar heba olmazdı, bu mücadele olmazdı. Onun için bir travma yaşıyor yani, gerek Kıbrıs Türkleri, gerek Kıbrıs Rumları – derin, çok derin bir travma. Ve bunun zannederim seneler alacak geçmesi için, geçmez... Henüz daha acı çeken insanların çok yakınları var, yaşarlar, hayattadırlar. O nesil geçecek, sonra...

SORU: Ama kollektif bellek da aktarılır aslında...
HÜSREV DAĞSEVEN: Maalesef bu, kolay geçeceğe benzemiyor.

SORU: Bir de hiç kimse bu travmaları tedavi etmedi aslında...
HÜSREV DAĞSEVEN: Başka devletlerin de başka menfaatleri vardır, herkes kendi menfaatine çekti.

SORU: Bu listeyi kim verdiydi size?
HÜSREV DAĞSEVEN: Bu liste, eskiden beri vardı. Ben, Rüstem Tatar'dan rica ettim ve bize anlattıydı bu konuları. Biliyorsunuz, o komitedeydi, komite başkanıydı. Anlattım ve bunun Cumhurbaşkanlığı'nda kaydı varmış galiba.

SORU: Size bu liste Cumhurbaşkanlığı'ndan geldiydi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: Hangi yıldı bu, tahmininiz? Çünkü 1981'de oluşturuldu Kayıplar Komitesi – herhalde ondan sonraydı...
HÜSREV DAĞSEVEN: Oraya Rüstem Tatar tayin olduktan sonra... Benim hastamdı, gelir giderken... Ben dedim "Yahu böyle böyle" dedim, "unuttum da ben... Gelip sorarlar bana, zaman geçti üzerinden... Acaba böyle bir listeyi bana temin edebilir misin?"
"Var" dedi, "listeyi sana vereyim" dedi, getirdi verdi. Ve aynı listedir. Bendeki listeyi zannederim buraya taşınırken kaybettiydim, 17 yıl kadar önce. Daha önce benim kliniğim Dr. Altan Yavuz'un üst başındaydı. Oradan buraya taşınırken, o taşınma şeyi içerisinde, bazı dosyalarım zayoldu. Zannediyorum onların içerisinde gitti.

SORU: Yani sizde zaten vardı bu liste...
HÜSREV DAĞSEVEN: Vardı...

SORU: Kaybolduydu...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...Öyle bir dosyam vardı benim, yaptığım işler, yazdığım yazılar, röportajlarım, saklarım ama...
SORU: Olayın başına dönecek olursak – bence 4 Ocak 1964'te Kıbrıs Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Bayan Stella Sulyotis, bir mektup gönderdi Kıbrıs Türk makamlarına ve ekinde 21 kişilik bir liste vardı. Bu mektubu Kızılhaç'a da gönderdi Sulyotis. İşte "Ekteki listede 21 tane Kıbrıslıtürk var, Genel Hastane'nin morgundadırlar, ölüdürler. Beş tane da yaralı var hastanede. Gelin, bunları alın" diyordu. Kıbrıs Türk tarafı "Geleceğiz" diyor ama gitmiyor veya gidemiyor. Almadılar yani o 21 kişiyi morgtan. Sonra Rumlar bunları Ayvasıl'a (Türkeli) gömdüler. Kızılhaç veya İngilizler, Kıbrıs Türk makamlarına bu bilgiyi verince, yabancı basını da alıp, bu 21 kişiyi almaya gitti bizim taraf bence Ayvasıl'dan (Türkeli). Siz herhalde bu 21 kişiyi toplu mezarlardan çıkarmaya gittiydiniz 13 Ocak 1964'te...
HÜSREV DAĞSEVEN: 21 diye bir şey yok, şehitlerimiz vardı, onları çıkartacağız. O maksatla gittim ben. 21'di, 22-23'tü, sayı bilinmiyordu, bildiğim kadarıyla...

SORU: Herhalde o hafta gömülüyor bu 21 kişi oraya çünkü dediğiniz gibi, tazeydi kıkırdaklar henüz...
HÜSREV DAĞSEVEN: Ölüm nedenleri neymiş?

SORU: Bilmiyorum... Mesela bu 21 kişinin içinde Osman Hüdaverdi de vardı, Kaymaklı'da öldürülen... Polisti o... Mesela siz hiç polis üniformasına rastladı mıydınız?
HÜSREV DAĞSEVEN: Hayır... Hatırlamıyorum...

SORU: Hepsi giysiliydi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Hepsi giysiliydi... Ve bazı cesetler önden veya arkadan kurşunlanmıştı.

SORU: Hiç herhangi bir biçimde bomba izine rastladımıydınız?
HÜSREV DAĞSEVEN: Onlara rastlamadım – yalnız cesetleri aldım ve hastaneye gönderdim Kızılay'a. Teşhisleri orada yapıldı.

SORU: Yani size "Şehitlerimiz var Ayvasıl'da (Türkeli) dediler...
HÜSREV DAĞSEVEN: Ayvasıl'da (Türkeli) Türk mezarlığında... Ben oraya gittiğimde, Ayvasıl mezarlığı olduğu, şahit ispat isterdi. Yani herhangi bir Türk mezarlığı olduğunu gösterecek...

SORU: Niçin?
HÜSREV DAĞSEVEN: Ne bileyim, mezarlarda işaretler var...

SORU: Bunlar toplu mezarlardı...
HÜSREV DAĞSEVEN: Bunlar toplu mezarlardı evet.

SORU: Ortada Türk mezarlığı vardı, bunlar da etrafına kazılmış toplu mezarlardı...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet...

SORU: St. John's neydi?
HÜSREV DAĞSEVEN: St. John's, Kızılhaç demek...

SORU: Bir tanesinin üzerinde üniforma vardı herhalde, RAF Elizabeth kampında çalışan Yakup Ali Çavuş'un... Çünkü göğsünde rozet vardı dediydiniz...
HÜSREV DAĞSEVEN: Evet, amblem vardı. Onu gördüğünde, Ms. Chatley da, "Haa, bu filandır" diyerek, üzerine sarıldı, ağladı... Çünkü daha evvel tanıyormuş – kursa mı gitti, ne yaptı, oradan yakın bir şeyi vardı...

SORU: Bu iş tam bir muammadır – çünkü mesela bir yaşlı kadın ve bir çocuk çıktı oradan. Ayşe Hasan Buba ile Ayşe İbrahim'di bunlar – ama Tekke Bahçesi'nde Ayşe Hasan Buba'nın mezarını ben bulamadım. Adını da bulamadım. Sadece Ayşe İbrahim'in yani torunu Ayşeciğin mezarını bulabildim. Orada ne var? Mesela Havva Durmuş'un mezarı var. Havva Durmuş da hastanede öldürülmüştü. O mezar neden oradadır? Havva Durmuş, Tekke Bahçesi'ne nasıl gitti? Rüstem Tatar'ın size verdiği listede var mesela Havva Durmuş. Ya Ayşe Hasan Buba, torunuyla aynı mezara gömüldü, ya da Rumlar gece gidip 9 cesedi aldıklarında alıp gittiler. Bunun cevabını bulmak lazım... Sizin yazılı ifadenize göre toplu mezarlardan tek kadın çıktı – listede iki kadın var oysa...
HÜSREV DAĞSEVEN: Vallahi bilemem, artık siz çözeceksiniz... O tarafın verdiği bilgilerle burada bulunanlar arasındaki farkı, nereye gitti diye, onları da arayacaksınız...

SORU: Mezarlıktan alınan o 9 kişiyi de arıyoruz... Yani toplam 30 cesettir aslında. Belki de daha fazla... Yani 21 ceset hastaneden, 9 ceset de Ayvasıl'dan vardı. 30 eder bunlar. Bunlardan 9'u, siz mezarları açmadan bir gece önce oradan çıkarıldı. Cesetleri alanlarla Ayvasıl katliamını yapanların aynı kişiler olmadığını öğrendim. Yani üstten 9 ceset alıp gitmişler – çünkü 21 sayısını tutturmaya çalışıyorlardı – Kıbrıslıtürkler, toplu mezarları açtığı zaman, Ayvasıl katliamı ortaya çıkmasın, 21 sayısı tutsun diye. Ama tanımadıkları için Ayvasıl'da öldürülenleri ve onlar çukurun altında kaldığı için, üstten 9 ceset alıp kaçmışlar! İddia bu...
HÜSREV DAĞSEVEN: Belki de başka yerdedirler ve onun ismini vermediler.

SORU: Belki da aynı alandadır... Belki da başka yere gömülmüştür bu 9 kişi...
HÜSREV DAĞSEVEN: Belki de o 9 ceset başka yerde yatıyor ve biz bilmiyoruz... En fazla akla gelen odur. Çünkü bir gecede 9 cesedin oradan alınması pek mantıki değil... Onu bulup çıkaracaksın... Bunları yapacaksınız...

SORU: Hastaneden iki-üç yol yapılmış Ayvasıl'a – bir keresinde 21, bir keresinde 3 ve bir keresinde 5 ceset götürülmüş. Yani aslında Ayvasıl'da (Türkeli'nde) sekiz kişilik bir grup daha var. Ayvasıl katliamında öldürülen 9 kişiyi de eklediğimizde aslında toplam 38 ceset gömülmüş olmalı Ayvasıl'a (Türkeli)...
HÜSREV DAĞSEVEN: Bunları yapanların izine ulaşacaksınız herhalde...

SORU: İnşallah... Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey kaldı mı? İki toplumun travmalarının tedavisi için bir hekim olarak neler söylemek istersiniz?
HÜSREV DAĞSEVEN: Yunanistan, bütün Akdeniz'in hakimi olmak istiyor, adalar falanlar... Kıbrıs'ı, Akdeniz'in en büyük Yunan adası olarak görüyorlar. Kiliselerinin de halkına empoze ettiği, söylediği propagandasında, halkına bunları bildiriyor. Kiliseye giden insanlar az değildir – giderler ve çok tesiri altında kalırlar papazların! Papazlar da ekmeğini bu gibi şeylerden yediği için, bunları provoke ederler. Yani bu provokasyon yarın yahut öbür gün duracak gibi değil. Yıllardır gidiyor. Babamın gençlik yıllarında Rumlar'la Türkler'in ilişkilerini, hatta 31 isyanını anlatırdı bana babam. "Bize hiçbir hak tanımadılar" diyordu. "Ve daima ezmeye çalışırlardı veya bizi ikinci sınıf vatandaş olarak tutarlardı" diyor. "Herhangi bir vatandaş daireye gidip iş istediğinde" diyor, "iş vermezler, onlara kötü gözle bakarlardı" diyor. "Nasıl oluyordu?" diyorum. "Mesela" diyor, "bizim okuduğumuz okulu küçümser. Bizim konuştuğumuz lisanı anlamazlıktan gelir, daha aşağı görür" diyor...

SORU: Travmaların tedavisi konusunda ne diyorsunuz?
HÜSREV DAĞSEVEN: İki toplum artık içiçe yaşayamaz. Travmalar, yakınlaşmakla da olmuyor... Benim bir iki tane diş hekimi arkadaşım vardır güneyde – onlarla konuştum. "Biz" dedi, "en iyi idare işte böyle isteriz. Siz kuzeyde" dedi, "biz güneyde! Ama yine insani münasebetlerimiz olsun" diyor. "İçiçe olamıyoruz" diyor, "olduk, gördük" diyor. "Çünkü" diyor, "nasyonalizm bizi etkiler. Bir de kilise vardır" diyor, "sizde berekat hocalara inanmazsınız" diyor!

SORU: Bütün bölgede "üstünlüğümüz"dür o! Çok özeldir Kıbrıslıtürkler'in "din"le ilişkisi!
HÜSREV DAĞSEVEN: Tabii, tabii! "İnanmazsınız, gitmezsiniz" diyor. "Yalnız hoca size tavsiye ediyor, bir erkek dört kadın alsın, ona inanırsınız!" diyor! İşin şakası!


YENİDÜZEN
Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...
Sevgül Uludağ

İşte 43 yıldır toplumumuzdan gizlenen liste!

43 yıl önce Aralık 1963'ün son günlerinde, Lefkoşa Genel Hastanesi morgunda 21 Kıbrıslıtürk bulunuyordu. Bunlar, gerek hastanede, gerek hastane civarında öldürülmüş Kıbrıslıtürkler'di... Aralarında Kaymaklı'dan "kayıp" olmuş bazı Kıbrıslıtürkler de vardı.
Dönemin Kıbrıs İçişleri Bakanı Bayan Stella Sulyotis, bir mektup kaleme alarak, bu mektubu hem dönemin Kıbrıslıtürk yetkililerine, hem de Kızılhaç'a göndermiş ve "Gelip ölülerinizi alınız" demişti. Bu, 21 kişilik bir listeydi. Listede ayrıca, hastanede beş de yaralı Kıbrıslıtürk bulunduğu belirtiliyordu. Listede 29 Aralık 1963 tarihi düşülmüş bir de not bulunuyordu.
Kıbrıslıtürk yetkililer başlangıçta hastane morgunda bulunan 21 Kıbrıslıtürk'ü alacaklarını bildirdiler ancak hastaneye gitmediler veya gidemediler. O çatışma günlerinde belki de bunu yapacak fırsatları yoktu. Ancak geriye dönüp baktığımızda, "garantör" İngiltere'den veya Kızılhaç'tan bu konuda rahatlıkla yardım isteyebilecekleri açıktı. Bunu neden yapmadıklarını ve bu insanları neden almadıklarını ya da alamadıklarını bilemiyoruz. Bu 21 kişilik gruptan iki kişinin hastaneden alınarak Lefkoşa'nın yeni mezarlığına gömüldüğünü biliyoruz. Bunlar 20 Aralık 1963 akşamı Tahtakale bölgesinde öldürülen Zeki Halil Karabülük ile Cemaliye Emir Hüseyin idi... Geriye kalanlar, morgtan alınıp gömülmeyi bekliyordu...
Bu kişiler hastaneden alınmayınca, Kıbrıs Rum makamları bunları Ayvasıl'daki (Türkeli) Türk mezarlığına gönderme kararı aldılar. Morgtan alınan Kıbrıslıtürkler, Ayvasıl Türk mezarlığına götürülerek, buraya toplu mezarlara gömüldüler.
Bir süre sonra, Kızılhaç, Kıbrıslıtürk yetkililere morgtaki Kıbrıslıtürkler'in Ayvasıl'daki mezarlığa gömüldüğünü, yaptıkları gözlem sonucu burada yeni kazılmış yerlerin bulunduğunu bildirdiler.
Bunun üzerine İngiliz askerleri eşliğinde ve Kızılhaç'la birlikte, Ayvasıl'daki (Türkeli) Türk mezarlığına bir ekip gönderildi. Ekibin başında son günlerde bu sayfalarda röportajını okuduğunuz Dt. Hüsrev Dağseven vardı. Doktor Hüsrev Dağseven, Kıbrıs Türk Hekimler Birliği adına Ayvasıl'daki (Türkeli) toplu mezarların açılması için oraya gitmişti. Yanında, dönemin Kıbrıs Savunma Bakanı Osman Örek'in adamlarından Fahri Egemen de vardı. Onlara, yabancı basın mensupları da eşlik ediyordu. Mezarlar, silahlı İngiliz askerlerinin koruması altında, olağanüstü koşullarda kazılacak ve ortaya 21 veya 22 Kıbrıslıtürk'ün cesedi çıkacaktı. Bunlar üç toplu mezara gömülmüş insanlardı. Çoğunlukla kurşunlanmış cesetlerdi... Ama en acıklısı, bu toplu mezarlardan 10 yaşında bir kız çocuğu ile ninesinin de çıkarılması oldu... Bu manzara, orada bulunan herkesi ağlattı... Bunlar, Ayvasıllı 10 yaşındaki Ayşe İbrahim ile ninesi Ayşe Hasan Buba'ydı...
Kıbrıslıtürk yetkililerin toplu mezarları açacağını öğrenen bazı Kıbrıslırum yetkililer paniğe kapılmışlardı. Kıbrıslıtürk yetkililer toplu mezarlara ulaşmadan önce bir gece mezarlığa giderek toplu mezarları açmışlar ve içlerinden bazı cesetleri alarak gitmişlerdi... Bu paniğin nedeni, Ayvasıl katliamının ortaya çıkmasını önlemekti. Çünkü Ayvasıl'da dokuz kişi kurşuna dizilmişti ve aralarında Ayşecik ve ninesi de vardı... Buna hastaneden getirilenler de eklenince, sayılar birbirini tutmayacaktı...
Hastaneden yalnızca morgta bulunan büyük grup değil, birkaç sefer yapılarak başka gruplar da getirilerek bu mezarlığa, toplu mezarlara gömülmüştü. Bir keresinde üç kişilik, bir keresinde de beş kişilik bir grup... Yani Ayvasıl toplu mezarlarına en az 36-38 civarında Kıbrıslıtürk'ün cesedi gömülmüştü...
O akşam araba lastikleri yakarak toplu mezarları aydınlattılar ve kendilerine göre bazı cesetleri aldılar. Esas gizlemek istedikleri cesetleri orada bıraktılar. Çünkü cesetleri çıkaranların Ayvasıl (Türkeli) katliamıyla ilgisi yoktu. Ayvasıl'da (Türkeli'nde) öldürülenlerin kimler olduğunu bilmiyorlardı. Üstelik bazı anlatılanlara göre Ayşecik ve ninesinin de içinde bulunduğu katliama kurban gitmiş dokuz kişilik Ayvasıllı Kıbrıslıtürk grubu, altlarda kalmıştı. Boşu boşuna toplu mezarları dağıttılar – hem Ayvasıl katliamının ortaya çıkışını önleyemediler, hem de büyük bir karmaşa yarattılar.
Kıbrıslıtürk yetkililer daha mı akılcı davrandılar? Hayır... Onlar da, Kıbrıs İçişleri Bakanlığı tarafından kendilerine gönderilmiş olan listeyi ve bu listede bulunan, kimliği bilinen bazı Kıbrıslıtürkler'in Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarından çıktığını toplumumuzdan gizlediler. Yalnızca Ayvasıllı ya da o civarda öldürülmüş bulunan Kıbrıslıtürkler'in isimlerini açıkladılar ve hastaneden buraya taşınmış ve toplu mezarlara gömülmüş "kayıp" Kıbrıslıtürkler'in kimliğini son 43 yıl boyunca, toplumumuzdan gizlediler.
Ayvasıl'daki (Türkeli) toplu mezarlardan kimler çıkarılmıştı? Ayvasıllı Mehmet Alganer de, Fahri Egemen de, toplu mezarlardan dokuz Ayvasıllı'nın çıkarıldığını anlattı bize. Alganer'e göre, Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarından çıkarılanlar şunlardı:
Ayşe Hasan Buba (bu, Mehmet Alganer'in teyzesiydi), Ayşe İbrahim (Ayşe Hasan Buba'nın torunuydu), Mehmet Hasan Kabadayı ve Ömer Hasan Buba (Ayşe Hasan Buba'nın oğullarıydılar), Mehmet Ali Ömer (Ayşe Hasan Buba'nın kardeşiydi), İsmail Mustafa ve oğlu Mustafa İsmail, Denyalı Bayram Hasan ve Hüseyin Cemal Güneşer.
Toplu mezarlardan Ay Marina'da öldürülen öğretmen Hüseyin Yalçın da çıkmıştı. Toplu mezarlardan başka kimlerin çıktığı konusunda, Dt. Hüsrev Dağseven bazı ipuçları verdi. Mesela Mehmet Veli'yi Dağseven, kendi elleriyle toplu mezardan çıkarmıştı. Mesela Öğüt Osman Nuri'nin bu mezarlardan çıkarıldığını hatırlıyordu. Mesela Yakup Ali Çavuş'un aynı çukurlardan çıkarıldığını çok iyi hatırlıyordu çünkü Kızılhaç yetkilisi Bayan Irene Chatley, Yakup Ali Çavuş'u tanıyordu ve onu görünce üzerine sarılarak ağlamaya başlamış, RAF Elizabeth Kampı'nda görevli Yakup Ali'nin göğsündeki rozeti de çekip almıştı. Bugün Bayan Chatley'nin hala Kıbrıs'ta yaşadığı ve bu rozeti sakladığı söyleniyor...
Ayvasıl'daki (Türkeli) toplu mezarlardan çıkarılan 21 veya 22 Kıbrıslıtürk'ün cesedi, otopsi için Kızılay Hastanesi'ne gönderildi. Mezarlardan çıkarılan Ayvasıllılar'ın teşhis edilmesi kolay olmuş olmalı – çünkü Fahri Egemen Ayvasıllı'ydı ve mezarların açılışında bizzat hazır bulunmuştu. Ya geriye kalanlar? Bunlardan Hüseyin Yalçın'ın kimliği açıklandı. Tümü Tekke Bahçesi'ne gömüldü. Dün bir kez daha Tekke Bahçesi'nde dikkatli bir inceleme yaptık. Burada Ayvasıllılar'a ait, üzerinde isim bulunan yalnızca sekiz mezar bulunuyor. Bu sekiz mezardan ikisi aynı kişiye ait: Mehmet Ali Ömer'in iki mezarı var. Birisinin üzerine doğum tarihi olarak 1909 yazılmış, diğerine ise 1911. Mehmet Alganer, "O benim dayımdır, doğru olan mezar 1911 yazan olmalı. Yanlışlıkla iki mezar yaptılar aynı kişiye" diyor. Tekke Bahçesi'nde Ayşe Hasan Buba'nın ve Ayşe İbrahim'in mezarı yok. Ay Marina'da öldürülen öğretmen Hüseyin Yalçın'ın mezarı var.
Mehmet Alganer, "Ayşe Hasan Buba ile torunu Ayşecik herhalde isimsiz mezarların birinde yatıyordur" diyor.
Ayvasıl'daki toplu mezarlardan çıkarılmış olan, Ayvasıllılar dışındaki Kıbrıslıtürkler'in kimler olabileceği konusundaki ipuçlarından hareketle, onların bir kısmının da, Tekke Bahçesi'ndeki bu meçhul mezarlarda yattığını söyleyebiliriz. Ayvasıl toplu mezarları Kıbrıslıtürk yetkililer tarafından açılmadan önce, bazı Kıbrıslırum yetkililerin hangi cesetleri alıp gittiklerini bilmiyoruz. Bunu öğrenmenin tek yolu da, Tekke Bahçesi'ndeki meçhul mezarların açılarak DNA testiyle burada hangi "kayıp" Kıbrıslıtürkler'in bulunduğunu belirlemek, Ayvasıl'da yeniden kazılara girişmek ve bulunan kayıplarımızı ailelerine vermek...
Kıbrıs İçişleri Bakanı Sulyotis'in Kızılhaç'a ve Kıbrıslıtürk makamlarına göndermiş olduğu liste de, Tekke Bahçesi'nde gömülü olan "meçhul kayıplarımız" hakkında ipuçları verebilir. 43 yıldır toplumumuzdan gizlenen bu liste şöyle:
Lefkoşa Genel Hastanesi'ndeki yaralı Kıbrıslıtürkler:
1. Emer Mehmed (adresi bilinmiyor)
2. Kıbrıs Jandarması'ndan Reşat Hasan
3. Kıbrıs Jandarması'ndan Hüsel Mehmet
4. Goşşi'den Hasan Cemal
5. Kaymaklı'dan Rasıha Bayram.

Lefkoşa Genel Hastanesi'nde morgta bulunan ve daha sonra Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarına gömüldüğü söylenenlerin listesi ve yaptığımız araştırma:
1. Zeki Halit – Lefkoşa (Bu, 20 Aralık 1963 gecesi Tahtakale'de öldürülen Zeki Halil Karabülük olmalı ve hastaneden alınarak Lefkoşa'nın yeni mezarlığına Cemaliye Emir Hüseyin'le birlikte yanyana gömülmüş. Kızı Şaziye Onbaşı, büyük bir cenaze töreni yapılmış olduğunu anlattı bize...)
2. Zalihe Emir Hüseyin – Adresi bilinmiyor. (Bu da Tahtakale'de öldürülmüş olan Cemaliye Emir Hüseyin olmalı).
3. Ahmet Derviş – Mağusa. (Arıdamı – Artemi köyünde doğmuş. Mağusa'dan NAAFİ'ye eşya götürürken Lefkoşa'da Mağusa Kapısı'nda öldürülmüş.)
4. Mustafa Ali – Diorizo
5. Ali Yakup – Lefkoşa. (Bu, RAF Elizabeth Kampı'ndan evine dönerken öldürülen Yakup Ali Çavuş olmalı.)
6. Öğüt Nuri – Lefkoşa. (Dt. Hüsrev Dağseven, toplu mezarlardan Öğüt Osman Nuri'yi çıkardığını hatırlıyordu).
7. Veli Ahmet – Lefkoşa. (Bu, Lefkoşa Genel Hastanesi'nde hastabakıcı olan ve Menteş Zorba'yla birlikte hastanede öldürülen Mehmet Veli olmalı. Hüsrev Dağseven, Mehmet Veli'yi Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarından çıkardığını çok iyi hatırlıyor).
8. Menteş Zorba – Lefkoşa. (Menteş Zorba da hastanede öldürülmüştü.)
9. Veysi Hüseyin – Akaça. (Akaça'dan Lefkoşa'ya gelirken öldürülmüştü).
10. Özay Said – Yenişehir (?). (Özay Said, Ledra Palace yakınındaki yolda vurularak öldürülmüştü. Eşiyle yapmış olduğumuz röportajı önümüzdeki günlerde okuyabilirsiniz.)
11. PC 398 (Akropoli'den polis). (Bu, Osman Hüdaverdi olabilir. Osman Hüdaverdi, Kaymaklı'daki evinden üzerinde polis üniforması varken alınıp götürülmüştü.)
12. Akropol'den bir başka polis.
13. Mehmet Hacıahmet – Omorfita (Kaymaklı). (Bu, aslında Mehmet Ahmet Koçino olabilir. Mehmet Ahmet Koçino'nun babasının adı Ahmet Hacıfehmi Koçino idi. Mehmet Ahmet Koçino, Ömer Hasan Depreli, Hasan Hakkı, Cemal Ahmet Koçino ve Hüseyin Mustafa Vretçalı'yla birlikte Kaymaklı'dan 26 Aralık 1963'te 'kayıp' olmuştu).
14. Omorfita'dan (Kaymaklı) bir Kıbrıslıtürk.
15. Omorfita'dan (Kaymaklı) bir Kıbrıslıtürk.
16. Hasan Oktay – Lefkoşa Polis Müfettiş Muavini. (Bu kişiyle ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşamadık).
17. Vasilya'dan Mahmud. (Vasilyalı olarak kayıplar listesinde Salih Ahmet Düztaban'ın adı geçiyor – bu aynı kişi olabilir mi? Salih Ahmet Düztaban, Büyük Kaymaklı'dan 28 Aralık 1963'ten beri kayıp.)
18. Ekrem Şemi – Omorfita (Kaymaklı). (Kaymaklı'daki evinde vurularak öldürülmüş ancak ailesi cesedini alamadan Kaymaklı'dan kaçmak zorunda kalmışlar.)
19. Kimliği bilinmeyen Kıbrıslıtürk
20. Kimliği bilinmeyen Kıbrıslıtürk
21. Kimliği bilinmeyen Kıbrıslıtürk

(Devam edecek)

1.10.2007


Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...
Sevgül Uludağ

*** Ayvasıl (Türkeli) mezarlığından çıkarılan insanlarla ilgili otopsi raporunun açıklanması, pek çok karanlık noktayı aydınlatacak... İngiliz Yüksek Komiserliği ve Kızılhaç'ı, elindeki bilgileri paylaşmaya çağırıyoruz...

"Otopsiye İngiliz doktorlar da girmişti..."

Ayvasıl (Türkeli) mezarlığından çıkarılan 21 ya da 22 Kıbrıslıtürk'le ilgili otopsi raporunun açıklanması, pek çok karanlık noktayı aydınlatacak. Dün edindiğimiz bilgilere göre, Dr. Fahri Dikengil'le birlikte Kızılay'da yapılan otopsiye İngiliz doktorlar da girmiş.
Bazı Kıbrıslıtürk eski yetkililerin elinde bu otopsi raporlarının bulunduğu sanılıyor. Ancak bu eski yetkililer, tıpkı Aralık 1963'te Lefkoşa Genel Hastanesi morgunda bulunanların listesini, "kayıp" aileleriyle 43 yıl boyunca paylaşmadığı gibi, bu otopsi raporlarını da paylaşacak gibi görünmüyor.
Bu nedenle İngiliz Yüksek Komiserliği ile Kıbrıs'taki Kızılhaç yetkililerine çağrıda bulunuyor ve bu konuyla ilgili olarak ellerindeki bilgileri paylaşmalarını öneriyoruz. Böylece, bu konuda pek çok karanlık nokta aydınlığa kavuşturulacak.

"CİĞERLERİNDE TOPRAK OLDUĞU İDDİA EDİLDİYDİ"
Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarından çıkarılan Kıbrıslıtürkler'le ilgili olarak, o günlerde hastanede gönüllü hastabakıcılık yapan ancak 1963 çatışmaları nedeniyle Boğaz Sancağı Sıhhiyesi'nde görevlendirilen Erdal Ilıcan'la dün yaptığımız görüşmede, bizlerle şu bilgileri paylaştı:
"Biz gönüllü hastabakıcıydık. Benim sıhhiye konusunda bilgim vardı – izcilikten ilkyardım konusunda da bilgim vardı. Eski genel hastanede çalışıyordum ancak 1963 olayları çıkınca beni Boğaz Sancağı'ndaki sıhiyede görevlendirmişlerdi. Ancak hastaneye de zaman zaman gelip gidiyordum. Hastanede hastabakıcı olan Sefer arkadaşımız, Ayvasıl'daki toplu mezarların açılışına yardım etmek üzere görevlendirilmişti. O dönem yaşananlara çok üzülürdüm. Dr. Dikengil'le birlikte Kızılay'daki otopsiye İngiliz doktorlar da girdiydi. Öyle anlatılıyordu. İngiliz doktorların da girdiği otopside, Ayvasıl'dan çıkarılanların ciperlerinde toprak bulunduğu iddia edildiydi. Bu da onların canlı olarak gömüldüklerini gösteriyordu. Her hatırladığımda üzülürdüm. İngilizler'in kayıtlarında otopsi raporlarının olması lazımdır..."


*** Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarının açılışında bulunan Fahri Egemen:

"Ayvasıl toplu mezarlarını, İngiliz Sömürgeler Bakanı Duncan Sandys de ziyaret etmişti"

Ayvasıl (Türkeli) toplu mezarlarının açılışında bulunan Fahri Egemen, bu toplu mezarlar açıldıktan birkaç gün sonra o dönemin İngiliz Sömürgeler Bakanı Duncan Sandys'in Ayvasıl'daki bu mezarları ziyaret ettiğini anlattı.
Halen İngiltere'de bulunan ve telefonda konuştuğumuz Fahri Egemen, kendisinin o dönem Kıbrıs Savunma Bakanlığı'nda çalıştığını ve toplum lideri Dr. Fazıl Küçük adına Duncan Sandys'e eşlik ettiğini anlattı. Egemen, Makarios adına da bir Kıbrıslırum'un Sandys'e eşlik ettiğini, İngiliz Sömürgeler Bakanı Sandys'in Ayvasıl'daki toplu mezarlarda incelemelerde bulunduğunu söyledi. Fahri Egemen, "Aslında Sandys, 63 olayları nedeniyle göç etmiş bir köye de gitmek istemişti. Fota'ya gidebilirdik mesela ancak bu ortalığı daha da karıştırabilirdi. Eğer yanımızda o Kıbrıslırum temsilci olmamış olsaydı, ben Sandys'i Fota'ya (Dağyolu) götürecektim" şeklinde konuştu. Hatırlanacağı gibi, Ayvasıl'dan (Türkeli) kaçan Kıbrıslıtürkler, önce Yılmazköy'e (Şillura), oradan da aynı akşam, Şilluralı Kıbrıslıtürkler'le birlikte Fota'ya (Dağyolu) göç etmişti.
Hatırlanacağı gibi, "garantör" İngiltere, bu olayların hemen ardından 15 Ocak'ta Londra'da, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum tarafının katıldığı bir konferans düzenlemiş ancak bu konferanstan da sonuç alınamayınca, Şubat 1964'te çatışmalar yeniden alevlenmişti.








*** Okurlarımızdan uyarı:

"Tekke Bahçesi ve Ayvasıl (Türkeli) koruma altına alınsın..."

Dün bizi arayan, bize elektronik postayla ulaşan bazı okurlarımız ortak bir kaygıyı taşıyordu. Geçmişte çeşitli toplu mezarlar dağıtıldığı ve bazı kemiklere ulaşılamadığı için, Tekke Bahçesi'ndeki meçhul mezarlar ile Ayvasıl (Türkeli) toplu mezar yerlerinin Kayıplar Komitesi tarafından koruma altına alınması gerektiğini belirttiler. Bir okurumuz, "Bilmiyorum, bu alanlar gözetim altında mı ama bu yerleri Kayıplar Komitesi'nden önce başkaları kazmaya çalışabilir – yaptıklarını ve/veya bildiklerini örtbas etmeye yeltenebilirler. Daha önce pek çok defa gerçekleşen kemik taşıma olayları tekrar yaşanmasın, buna fırsat verilmesin" şeklinde kaygılarını paylaştı.
Biz de Kayıplar Komitesi'ne bu yönde gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulunuyoruz.


Aileler, Tekke Bahçesi'ndeki meçhul mezarların kazılması için Kayıplar Komitesi'ne başvurdu

Gerek Hüsrev Dağseven'e Rüstem Tatar tarafından verilen 21 kişilik listede, gerekse Kıbrıs İçişleri Bakanlığı'nın 1963'te Kıbrıs Türk tarafına sunduğu 21 kişilik listede "kayıp" olan akrabalarının isimleri geçen bazı "kayıp" aileleri, Kayıplar Komitesi'ne resmi başvuru yaparak Tekke Bahçesi'nde bulunan meçhul mezarların açılmasını ve Ayvasıl'da (Türkeli) toplu mezarların bulunduğu bölgede yeni kazılar yapılmasını talep ettiler.
CYTA'da çalışırken "kayıp" olan Mehmet Raif'in oğulları, hastaneden "kayıp" olan Mustafa Arif'in oğlu, yine hastanede öldürüldükten sonra "kayıp" olan Menteş Zorba'nın kardeşi, Kayıplar Komitesi'nde Türk üye olarak görev yapan Gülden Plümer Küçük'e Tekke Bahçesi'ndeki meçhul mezarların açılarak burada bulunanların DNA testine gönderilmesi ve Ayvasıl'daki (Türkeli) toplu mezarlar bölgesinin araştırılarak yeniden kazılması için yazılı başvuruda bulundular.





*** Dünkü yayınımız büyük ilgi gördü...

Hastanedeki polis kimdi?

Dün yayımladığımız 21 kişilik liste büyük ilgi gördü ve gün boyu okurlarımız çeşitli bilgileri paylaştı.
Listenin 16ncı sırasında görünen "Hasan Oktay – Lefkoşa Polisi Müfettiş Yardımcısı"nın doğru olmadığı, Hasan Oktay'ın hiçbir zaman "kayıp" olmadığı ve 1990 yılında vefat ettiği ortaya çıktı. Konuyla ilgili olarak dün konuştuğumuz Hasan Oktay'ın oğlu Fehmi Oktay, babasının o tarihlerde Lefkoşa Polisi'nde müfettiş yardımcısı olduğunu, bu rütbeyi 1960 öncesi almış olduğunu, daha sonra da poliste oluşturulan Yıldırım Ekibi'nin başkanlığını yaptığını, 1990'da vefat ettiğini anlattı.
O zaman, Kıbrıs İçişleri Bakanlığı'nın bu listesindeki polis Hasan Oktay olmadığına göre kim olabilirdi?
O günlerde Hasan Oktay'la birlikte çalışan bir polis ile bir diğer emekli komutan, bu kişinin Peristerona ve Koççinodrimitya'dan "kayıp" olan dört polisten biri olabileceğine dikkati çekti.
Hatırlanacağı gibi Hüsrev Dağseven'e Rüstem Tatar tarafından verilen 21 kişilik listede Koççinodrimitya'dan alınıp götürülen dört Kıbrıslıtürk polisin isimleri bulunuyordu. Bunlar Peristerona polisinden "kayıp" Özer Ekrem Emin ile Ahmet Osman ve Koççinodrimitya polisinden "kayıp" Mustafa Bayram ile Hasan Nural Cevdet idi. Bu dört kişiden üçünün Ayvasıl'da değil, Balyomedoho'da gömülü olduğu sanılıyor. Nitekim Kayıplar Komitesi de bu yeri kazılacak yerler arasına almış ve kazı programına koymuş bulunuyor. Konuyla ilgili olarak yaptığımız araştırmada, Mustafa Bayram'ın bu üç kişilik toplu mezardakiler arasında olmayabileceği kuşkuları bulunuyor.
Öğüt Osman Nuri'nin bazı arkadaşları da bizi arayarak, Öğüt Osman Nuri'nin ailesinin o günlerde Arabahmet bölgesinde Mahmut Paşa Sokağı'ndaki eski TKP binası civarında yaşadığını, kız arkadaşı Ann'ın da o günlerde kendilerine İngilizce dersi verdiğini anlattılar.


2.10.2007



Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...
Sevgül Uludağ

*** Strovulos ve Ayvasıl/Tekke Bahçesi, Lefkoşa bölgesi "kayıpları"nı temize havale edecek...

Bulmacanın eksik parçaları birleştirilebilecek mi?

Aralık 1963'te Lefkoşa Genel Hastanesi morgunda bulunan Kıbrıslıtürkler'le Küçük Kaymaklı'dan "kayıp" Kıbrıslıtürkler'in akibeti, Strovulos ile Tekke Bahçesi'nde gömülü olan meçhul kişilerin belirlenmesiyle büyük oranda ortaya çıkarılabilecek...
Küçük Kaymaklı'dan "kayıp" olan bazı Kıbrıslıtürkler'le, çeşitli yerlerde öldürüldükten sonra hastane morguna götürülenlerin Strovulos ile Ayvasıl'a (Türkeli) gömüldüğü tahmin ediliyor. Ayvasıl'a gömülenler, daha sonra Kıbrıslıtürk makamlar tarafından açılan toplu mezarlardan alınarak Tekke Bahçesi'ne gömülmüşler... Tekke Bahçesi'ndeki "meçhul" mezarlar açılırsa, bazı Kıbrıslıtürk "kayıplar"ın akibeti de belirlenebilecek.
Halen Strovulos'ta kazılar devam ediyor... Bu kazılarda şu ana dek toplam dört kişinin kemiklerine ulaşıldığı öğrenildi.
13 metre derinlikte bir alanda ve anayola yakın bir noktada yürütülen kazıların sağlıklı devam edilebilmesi için bir destek sistemi oluşturulması gerekiyor.
Öte yandan bir Kıbrıslırum okurumuz şu bilgileri paylaşmak istediğini söyledi:
"Stella Sulyotis, 1963'te Adalet Bakanı idi. Ama aynı zamanda Kızılhaç Kıbrıs bölümünün başkanı idi. Morgta bulunan 21 kişilik Kıbrıslıtürkler'in listesini, bildigim kadarı ile Kızılhaç Başkanı olarak Türk tarafına ilettiydi. Bayan Sulyotis halen hayattadır ancak çok yaşlanmıştır ve kardeşiyle birlikte Pissuri'de hayatını sürdürüyor. Hatırladığım kadarıyla 1974 yılında da hala Kızılhaç'ın başında idi..."
Bu arada Halkın Sesi gazetesinin 21 Aralık 1963 ile 5 Şubat 1964 tarihleri arasındaki arşivini taradığımız zaman, Kızılhaç'ın Türk tarafına hastane morgunda bulunan 21 Kıbrıslıtürk'e ilişkin mektubu iletmiş olduğunu anlatan bir habere rastladık. Gazetenin 5 Ocak 1964 tarihli sayısında yayımlanan haber, "21 ölü, 5 yaralı" başlığını taşıyor ve haberde şöyle deniliyor:
"Bu akşam (dün akşam) saat 10.15'te Kızılhaç vasıtasıyla bildirildiğine göre Lefkoşa Merkezi Hastanesi'nde 5 Türk yaralı ve 21 ölü olduğu açıklanmış fakat ölülerin nereye gömüldükleri tüm ısrarlara rağmen henüz bildirilmemiştir..."
Aynı tarihli gazetede ise "Hastanede bulunan hastaların Türk hastanelerine naklediliğini" anlatan bir haber daha var.
Bu da, Ayvasıl'daki (Türkeli) toplu mezarlar açılmadan bir hafta önce, Türk tarafının elinde, morgta bulunan Kıbrıslıtürkler'in, Kıbrıs Adalet Bakanlığı tarafından sunulan liste çerçevesinde isimlerinin bilindiğine işaret ediyor.
Ayvasıl'daki (Türkeli) toplu mezarlar açıldıktan sonra, buradan çıkarılanların Tekke Bahçesi'ne gömülmesine ilişkin Halkın Sesi'nde tek bir haber bile yok. Gazetenin 14 Ocak 1964 tarihli nüshasında "Ayvasıl'da 21 ceset bulundu – Birbiri üzerine çukurlara atılan cesetlerin kimlikleri tesbit edilemedi" deniliyor. Haberin sonunda "Kızılhaç'ın Rumlar'dan elde ettiği bilgiye göre Ayvasıl mezarlığındaki Rumlar tarafından öldürülen Türkler'in sayısı 30 civarındadır" deniliyor.
Tüm bunlardan çıkardığımız sonuç, gerek Tekke Bahçesi'ndeki "meçhul" mezarların açılması, gerekse Ayvasıl'da (Türkeli) bulunan Türk mezarlığı çevresinin tekrar ve dikkatlice araştırılarak kazılması gerektiğidir. Bununla birlikte, Strovulos'taki sıra kuyulardan çıkarılmakta olan ve bazı Kaymaklılı Kıbrıslıtürkler'e ait olduğu sanılan kemiklere de DNA testleri yapıldığı zaman, en azından 1963 dönemi Lefkoşa ve yöresinden "kayıp" olan Kıbrıslıtürkler'in akibetinin büyük oranda belirlenebileceği tahmin ediliyor. Bakalım bulmacanın parçaları birleştirilebilecek mi?...

(Devam edecek)



BOZKURT gazetesine göre, Ayvasıl'daki toplu mezarlardan ilk gün, 30 kişi çıkarıldı

14 Ocak 1964 tarihli BOZKURT gazetesi "Ayvasıl'da yapılan kazılarda kardeşlerimizin çürümüş cesetleri meydana çıkarıldı" başlıklı haberde toplu mezarlardan kazının yapıldığı günün akşamına kadar 30'a yakın ceset çıkarıldığıni, bunların çoğunun Lefkoşa'ya getirildiğini belirtilerek "Bunların kimliklerinin tesbiti imkan dahilinde değildi" deniliyor. Haberde "Ayrıca daha bazı cesedlerin sabaha doğru Lefkoşa'ya getirilmesi beklenmekteydi. İlk dokuz ceset muvakkat şehitliğe defnedilmişlerdir. Hüvviyetlerinin ancak giydikleri elbise veya ayakkabılardan anlaşılması mümkündü... Ayaklarında çizmeleri, ayakkabı olduğu halde şehit edilen kardeşlerimiz açılan kuyulara toplu halde konmuşlar ve yerlerinin belli olmaması için de üzerinden silindirle geçmişlerdir" deniliyor.



***BOZKURT'tan bir haber:

"Dr. Vasilopulos, Sıhhat Bakanı'na baştan savma cevap verdi..."

BOZKURT gazetesinin, Ayvasıl'daki toplu mezarlar açıldıktan iki gün sonra yayımlanan 15 Ocak 1964 tarihli sayısında "Dr. Vasilopulos, Sıhhat Bakanı'na baştan savma cevap verdi" başlıklı haberinde şöyle deniliyor:
"Kıbrıs'taki Rum mezaliminin vüsatini meydana çıkarmak hakikaten hayli güç bir şey olacaktır. Zira kayıpta oldukları bildirilen yüzlerce kardeşimiz bulunmakta ve bunlar hakkında bize hiçbir bilgi verilmemektedir. Sonuçta daha birçok kardeşimizin hunharca öldürülerek uzak bir köy mezarlığına veya ücra bir tarla içerisine, açılan çukurlara gömülmeleri ihtimali maalesef mevcuttur.

BAŞTAN SAVMA
Dr. Niyazi Manyera, Sıhhat Bakanlığı Genel Müdürü Dr. Vasilopulos ile 27 Aralık tarihinde temasa geçerek hastanede bulunan bazı Türk cesedlerinin Ledra Palas yakınında devredilmesini istemiştir. Buna kat'i bir cevap vermeyen ve bakanına karşı baştan savma cevaplar veren Dr. Vasilopulos'a 4 veya 5 gün sonra yeniden telefon eden Manyera'ya mezkur Rum sorumlu cesedlerin Türk kesiminde bir yere gömüldüklerini ve daha fazla bilgi istendiği takdirde Hastane İdare Amiri Dr. Fessas ile görüşmesi gerektiğini bildirmiştir. Olay daha sonra takip edilmiş ve önce dokuz olarak verilen rakam, meselenin geciktirilmesinden gömülü olanların kimliklerinin anlaşılmayacağı tahmin edildikten sonra 21'e çıkarılmıştır.."

Hastaneden ölü olarak alınanlar
BOZKURT gazetesi 11 Ocak 1964 tarihli sayısında ise fotoğraflı olarak yayımladığı bir başka haberinde şöyle diyor:
"Rumlar'ın elinde bulunan hükümet hastanesi makamları tarafından Türk semtine beş ırkdaşımızın cesedi daha teslim edilmiştir. Bunlar Küçük Kaymaklılı 34 yaşındaki Havva Yakup, Lefkoşalı 60 yaşında Fatma Mehmet, 63 yaşında Şefika Hasan ve 70 yaşında Durmuş Hasan ile Tremeşeli 28 yaşında Ahmet Yusuf'tur."
Gazetedeki fotoğraftan, bu cesetlerin durumunun, kimlik tesbiti yapılabilecek durumda oldukları anlaşılıyor.





Tekke Bahçesi'ndeki "meçhul" mezarların açılması ve Ayvasıl'da yeniden kazı yapılması için "kayıp" aileleri başvuru yaptı

"Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler" yazı dizimiz çerçevesinde son bir aydan bu yana işlemekte olduğumuz Lefkoşa Genel Hastanesi morgundan alınarak Ayvasıl mezarlığında toplu mezarlara gömülen "kayıp" bazı Kıbrıslıtürkler'in aileleri Kıbrıs Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'ne yazılı başvuruda bulunarak, Tekke Bahçesi'ndeki "meçhul" mezarların açılması ve Ayvasıl'da yeniden kazı yapılması için yazılı talepte bulundular. Bilindiği gibi Ayvasıl toplu mezarları açıldığı zaman, genel hastane morgunda bulunan bazı "kayıp" Kıbrıslıtürkler'in cesetleri de bu çukurlardan çıkarılmış ve bunlar Tekke Bahçesi'ne gömülmüşlerdi.
Bunlardan başka Ayvasıl'da katliama kurban giden bazı Kıbrıslıtürkler'in de Tekke Bahçesi'ne gömüldükleri halde, mezarları bulunmuyor.
Tekke Bahçesi'ne gömülen bu 21 kişilik gruptan yalnızca Ayvasıl katliamına kurban gidenler teşhis edilerek ailelerine bilgi verilmiş, geriye kalanların ailelerinin "kayıp" sevdiklerinin Tekke Bahçesi'ne gömüldüklerinden haberleri olmamıştı.





Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...
Sevgül Uludağ


*** 14 Ocak 1964 tarihli FİLELEFTHEROS gazetesinden bir haber:

"Hastanedeki 21 Kıbrıslıtürk, Ayvasıl'daki Türk mezarlığına defnedilmiştir..."

14 Ocak 1964 tarihli FİLELEFTHEROS gazetesinde yayımlanan bir haberde, Kıbrıs Cumhuriyeti hükümet sözcüsünün Lefkoşa Genel Hastanesi'nde bulunan 21 Kıbrıslıtürk'ün, Ayvasıl (Türkeli) mezarlığına gömüldüğünü açıkladığı belirtiliyor. Hastaneye yaralı olarak 5, ölü olarak 21 Kıbrıslıtürk getirildiğini, bu konuda Kıbrıslıtürk liderliğine ve Kızılhaç'a bilgi verdiklerini, 21 kişilik listeyi de Kızılhaç yetkililerine teslim ettiklerini söyleyen dönemin hükümet sözcüsü, bu cesetlerin Türk makamlar tarafından aranmayınca, hastanedeki sağlık yetkililerinin ölülerin Ayvasıl'daki Türk mezarlığına gömülmesini emrettiğini ve bu konuda Türk liderliğine de bilgi verildiğini kaydediyor.
14 Ocak 1964 tarihli Fileleftheros gazetesinde yayımlanan haberin çevirisi şöyle:
"Bazı Türkler, İngiliz askerleri ile birlikte (13.01.1964) dün sabah Ayios Vasilios köyüne giderek bazı nedenlerden dolayı öldürülen Türkler'in cesetlerini mezardan çıkarmışlardır. Akşama kadar devam eden çalışma sonucu 9 ceset çıkarılmıştır.
Hükümet sözcüsü, Ayios Vasilios köyü Türk mezarlığından çıkarılan Türkler'e ait cesetlerle ilgili Türk liderliğine konu ile ilgili aşağıdaki açıklamalarda bulunmuştur:
'Olayın vukubulduğu ilk gün, Lefkoşa Genel Hastanesi'ne ölü ve yaralılar getirilmişti, bunlar arasında Türk ve Rumlar bulunuyordu. Bunlar, kliniklere ayrı ayrı Türk ve Rum olarak yerleştirildiler. Lefkoşa Genel Hastanesi'ne 52 Rum yaralı, 16 ölü, 5 Türk yaralı, 21 Türk ölü olarak getirilmişti. Hastanedeki sağlık yetkilileri anında konu ile ilgili Sağlık Bakanlığı'na bilgi verdiler. Ayrıca Türk liderliğine de Türkler'e ait cesetlerin alınması için çağrıda bulundular. Türk makamları da çağrıya cevaben belirtilen adresteki cesetleri almak için geleceklerini bildirdiler.
Konu daha sonra Kızılhaç'a da bildirildi. Kızılhaç'a ölülere ait isim listesi de verildi.
Gününde gelinip cesetler alınmadığı için hastane bu cesetlerin Ayios Vasilios'taki Türk mezarlığına defnedilmelerini emretmiştir. Bu hareket de Türk liderliğine bildirilmiştir."
Bu haberi yayımlayan FİLELEFTHEROS gazetesi, böylece resmi ağızlardan, hastane morgunda bulunan Kıbrıslıtürkler'in Ayvasıl'a gömüldüğünü duyurmuştu.
Ancak Ayvasıl'daki toplu mezarlar açıldıktan ve FİLELEFTHEROS'ta Rum hükümet sözcüsünün açıklaması yayımlandıktan tam bir hafta sonra, 21 Ocak 1964 tarihli Halkın Sesi gazetesinde "Rumlar, hastanedeki 21 Türk ölüsünü ne yaptıklarını açıklamıyor" başlıklı bir haber yayımlandığını görüyoruz. Haberde şöyle deniliyor:
"Öğrenildiğine göre bir kısmı Lefkoşa Genel Hastanesi'nde öldürülen, diğerleri ise dışarıda ölüp de bu hastaneye kaldırılan 21 Türk'ün cesetlerinin ne olduğu ve bunların nereye kaldırıldıkları, bugün Türk cemaatı mümessilleri tarafından Rum tarafına tekrar sorulmuş, fakat maalesef Rum tarafı bu hususta herhangi bir bilgi vermeyi açıkça reddetmiştir.
Bu cesetlerin temini ve nereye gömüldükleri ile nasıl öldürüldüklerinin açıklanması için, Türk tarafı taleplerine ısrarla devam edecektir..."

Ekim 2007




Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Başkanı Sayın Gülden Plümer Küçük'e Açık Çağrı

Araştırmacı-yazar Sevgül Uludağ'ın 1963 Lefkoşa Genel Hastenesi'nde öldürülen ya da başka yerlerden hastane morguna getirilen Kıbrıslı Türklerin akibeti ile ilgili yazısını ilgi ile takip ediyorum.
Orada adı geçen Menteş Zorba, ben daha 3 yaşında iken Aralık 1963'te öldürülen ağabeyimdir. Ağabeyimin akibeti konusunda bir dizi söylentileri küçücük yaşlardan beri duydum. Ancak ağabeyim Menteş Zorba'nın hastanede nasıl öldürüldüğü ile ilgili ilk yazılı bilgileri 18 yaşında iken bir İngiliz yazarın kitabından öğrendim. Hastanede Mehmet Veli ile beraber öldürüldüğü şahitler tarafından doğrulandı. Hatta bunu Nikos Sampson ve adamlarının yaptıkları da emekli bir İngiliz subay olan Martin Packard tarafından 1999 yılında The Guardian gazetesinde yayınlandı.
Ayvasıl katliamı ve cesetlerin ortaya çıkması ve bu toplu mezarlardan sadece 14 değil 21 kişinin cesedinin çıktığı bir gerçek. Ne kadar acıdır ki, Ayvasıl toplu mezarından çıkarılan cesetler Lefkoşa'da Tekke bahçesine gömüldükleri ve bunlardan 13-14'ünün kimliklerinin tesbit edildikleri halde geriye kalanların ise kimlerin oldukları hala daha bilinmiyor.
Uzun yıllardan beridir 1963-1974 yılları arasında ve savaşlarda kayıp olanların akibetlerini öğrenmek ve kemiklerine ulaşmak için oluşturulan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin Ayvasıl toplu mezarı ile ilgili sergilediği yaklaşımı gerçekten düşündürücü buluyorum. Bilim ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde Tekke bahçesine gömülü olanların tam olarak kimliklerinin tesbit edilmesi mümkün olduğu halde Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin burada kimliği tesbit edilemeyen 7 kişinin kimler olduğu konusunda çalışma yapması gerekmiyor mu?
Kaldı ki 1964'teki Ayvasıl toplu mezarından çıkarılanların yanında daha da fazlasının olabileceği bilgileri de mevcuttur.
Uzun yıllar bizlere kayıp şahıslar konusu ile ilgilenilidiği hep söylenirdi. Tüm kardeşler ve de annemiz yöneticilerin bu açıklamalarını sorgulamadan kabul ettik. Ancak bu yaklaşımı en azından ben terk etmeye karar verdim.
Annemiz Aliye Zorba yıllarca evlat hasreti ile yaşadı-ne kadar yaşadıysa... Ağabeyimizin adını taşıyan akarabaların çocuklarının ve torunların isimlerini hem "Menteş oğlum canım oğlum" diye çağırıyordu ölene kadar. Annemizin evlat acısı ve hasreti o kadardı ki öldüğü zaman Menteş ağabeyimizin gömleğini de yanına gömdük onunla... Sonsuza dek yanında yatacağı evladının mezarı yoktu çünkü...
Gerek bir insan olarak gerekse de Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Başkanı olarak hem annemize hem de bizlere yıllarca söylenen o ilgilenme sözünün hayat bulmasının zamanı gelmiştir. Bu konuda huzura kavuşmamız için Tekke bahçesinde gömülü olanların gerçek kimlik tesbiti yapılmasının zamanı çoktan gelmiştir.
Ayvasıl toplu mezarı ve yakın çevresinde yeniden kazı yapılarak hastaneden alıp götürülen cesetlerin orada olup olmadığı ve anlatılanların doğruluğu yada gerçek dışı olup olmadığını ortaya çıkarmak Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin sorumluluğu değil mi?
Üç yaşında ağabeyini kaybeden, onu tanımayan, ancak onun öldürülmesi ile yaşamı tamamen değişen birisi olarak (babamız Mustafa Zorba öldürülen ağabeyimizin akibetini bulmak amacıyla Lefkoşa'ya Kıbrıslı Rum kesimine gitmişti ve o da öldürürlmüştür) hem Tekke bahçesindeki mezarlarda olanların kimliklerinin tamamen tesbit edilmesi ve hem de Ayvasıl toplu mezarında ve yakın çevresinde yeniden kazı yapılması çağrısında bulunuyorum.
Bu çağrıma 1963-1974 dönemlerinde aile fertlerini kaybeden kayıp ailelerin de cevap vereceğine inanıyorum.

Saygılarımla,
Osman ZORBA
Cenevre-İsviçre
19 Eylül, 2007

(YENİDÜZEN – Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler… Sevgül Uludağ - EYLÜL 2007)

Thursday, November 9, 2017

Together We Can: Uncovering the unwritten history of Cyprus...

Together We Can: Uncovering the unwritten history of Cyprus

By Mary Afxentiou – PARIKIAKI newspaper – London – 9.11.2017

A group of Greek and Turkish Cypriot relatives of missing persons, along with investigative journalist Sevgul Uludag have managed to achieve what for decades seemed impossible in Cyprus - they showed that together we can. Their non-profit and non-governmental association "Together We Can" was formed after the opening of the check-points and aims to uncover "the unwritten history of Cyprus." "I wanted to show the relatives of missing persons from both communities that the pain was the same; that they had a lot to share. Until then, Turkish and Greek Cypriot relatives of the missing never came together, never spoke and never had anything to do with each other," Sevgul Uludag told Parikiaki, when she visited our offices along with her dear friend Christina Pavlou Solomi Patsia, whose brother and father were killed and went "missing" in 1974. As they both explained, the members of the group became a symbol of friendship, and without any funding, but only goodwill and determination, are trying to heal the wounds of the past. Many remains have been found, identified and returned to the families for burial through their efforts, but as she told our paper, what they do is much deeper than that. "It is not about a bunch of bones. We are trying to uncover the unwritten history of Cyprus as we want to show that there are not just victims but also perpetrators in the two communities." She added that both communities victimise themselves and overlook what some people from their side did to the other. "They try to belittle what happened by saying that the situation was caused by a bunch of crazy guys. We need to understand that we allowed this to happen. If we don't learn from the mistakes of the past, then it will happen again and it will be worse, particularly now, when there are almost no mixed villages. Previously people used to live together, so there was also protection towards each other," she said. "Together We Can" has become a role model for the future, as it shows the communities an alternative way of doing things. Its members try to collect information and give it to the Committee of Missing Persons (CMP). Sevgul established a hotline and her readers call and share what they know which she then publishes in Turkish, Greek and English. Having no political or monetary interest, they work together in order to find out the truth, to find the fate of the missing. But as Sevgul and Christina told Parikiaki, in order to find out why these people are missing, Cypriots need to understand who was responsible, who created the conditions and what the connections are. "In Cyprus we avoid taking responsibility. We say it was the British, the Turks or the Greeks who divided us. That's half true though. We also carry a responsibility for this partition. If we saw something and we didn't speak, then we are also responsible." She gave the example of Christina, who only after a long time found out that the reason her father and brother were killed was because of EOKA B's massacre of 126 women and kids in Maratha-Sandallari-Aloa. "She now has a deeper understanding about how things are connected. And we need to show these connections. We need to connect the dots. As Steve Jobs said, 'You can't connect the dots looking forward; you can only connect them looking backwards.' Some people say we need to forget and move on. In order to forget, though, we need to know; you can't forget what you don't know. We only know half-truths. We need to see the whole picture, put the pieces of the puzzle together and then decide what we want to do. It is important who pulled the trigger but it's also important to know who gave the order, who created the ideological basis for them to pull the trigger comfortably, to go and bury them comfortably, to hide the burial places comfortably. If we don't all understand the real picture, then we have no future as they will continue to manipulate us." "Together We Can" were the first to ask what really happened in Cyprus. They touched a taboo topic that no one dared to talk about for years. And they succeeded, as the taboo was destroyed and information about the mass graves became available. Galatia, for instance, where Christina's brother and father were buried, was an "untouchable subject" and as Christina told our paper, the Turkish Cypriot family who gave information about their burial site put its life in real danger. For this reason Sevgul is very grateful to her readers because, as she says, they are the real and nameless heroes of Cyprus. "They have enough humanity to feel empathy and understand that it is important to do this. They come forward and they show sites, no matter what." Sevgul and Christina also pointed out that all the readers who give information, were never involved in the killings; they were just witnesses who heard, saw or knew something and then connected the dots. "Together We Can" opened the door for them, a path to pass through and tell the truth. "Killers, on the other hand, do not speak. If you hide a grave, you hide a crime and if you hide a crime, you hide a criminal", Sevgul added. Regardless of her constant efforts, Sevgul admits that this bi-communal, non-profit association did not do something dramatic; it is only because nobody did it so far that it looked exceptional. But, as she said, many do not like their job. "They hate what we do because they don't want these graves to come out. This could have been done years ago, but the two sides wanted to keep things as they were. We messed their games. With this hotline I established, we opened a path for Greek and Turkish Cypriots to speak freely to me and anonymously tell me what happened." Commenting on whether Turkey was the reason that excavations at military zones were not permitted for a long period of time, the investigative journalist said that this is not true as after the election of Mustafa Akinci as leader of the Turkish Cypriot community, they were given permission to start digging. "There were some restrictions at the beginning concerning military zones. With Akinci they started digging. They are now taking witnesses inside military zones to show the burial sites. Perhaps the CMP should have more freedom on the military zones; this is true. There should be no restrictions to the investigations and the CMP should have access to files with all relevant authorities concerning military zones." However, she does not think this is the main issue. "The main thing is that whoever is ruling the two sides is holding back information. I am a simple journalist, I don't have a team or money and just with the help of my readers, I could find so much information. If I can, why can't they? There was a cover-up. This is so clear." She referred to the case of five-year old Christakis, who was wounded in Palekythro and taken to Sahara Hospital in Dikomo. When he died, he was buried in Bogazi. Sevgul was the one who found the person who buried him, not the authorities, but because dramatic changes have been made at the military cemetery since 1974, the person who buried him was bit confused. She then found other people who saw the remains of the child when they were building a wall there and she connected the dots. And as she said, there are many cases like this. She also gave the example of the killing of Turkish Cypriots in Nicosia in 1963. As she recalled, Greek Cypriots collected the bodies of some Turkish Cypriots who had been killed and put them in the morgue in Nicosia General Hospital. They tried to identify them; for some they managed, for others they said unknown. Sevgul explained that they made a list, which they then sent to the Turkish Cypriot authorities with the Red Cross and asked them "to come and pick them up." They didn't. Greek Cypriots buried them en masse outside a cemetery in Ai Vasili. Ten days later, the Turkish Cypriots went there with some British soldiers, opened the mass graves, took the bodies out and transferred them to a hospital where they tried to do an autopsy and photographed them. They didn't tell the families about this and buried them in Tekke cemetery in Nicosia without a name. They just said there was a massacre in Ai Vasili. There was indeed a massacre in Ai Vasili, they killed nine Turkish Cypriots and buried them there. But these were nine, not 21 as the list stated. What happened is that when the Greek Cypriots realised that the Turkish Cypriots would open this mass grave, they went the night before them, opened it and removed nine bodies. As the list said 21, and they had killed an additional nine earlier, which would bring the total to 30, they removed nine bodies and took them elsewhere to cover it up. The location of those is unknown. "What does this show? The police had reports, Turkish Cypriot police had photos from the autopsy, and some doctors wrote autopsy reports. This means if you want to find information you have to go through the files. But if you cover it up, you can't find anything," she said. After a ten-year struggle to get access to the Tekke cemetery, they finally got there last year. Thirty-five bodies were taken out and Sevgul and Christina, along with other members of their group, will be attending their funerals. "This is why I believe both sides covered things up. They say that they are running out of information and that witnesses are dying. This is a lie. Both sides have enough information, if they look in their files and check everything. If they want to do a proper investigation then there is enough information for every single case. I am not talking about the Cyprus Missing Persons Committee, I am talking about the ruling authorities on both sides of the island", she added. Asked whether it's easier for the relatives of the missing than those who did not suffer this loss to realise that both communities bear responsibility, Christina Pavlou Solomi Patsia, said this is firstly a matter of education. "There is a lot to be done in any situation and especially in education. The teachers need to be educated first, so that they can go forward and educate the kids. Opposition mostly comes from the Greek-Cypriot teachers. This has been the problem for many years and it hasn't changed because they haven't done anything about it." Sevgul underlined the need for a new culture of peace in Cyprus; "a new culture of understanding the world in Cyprus," as she put it. "This is not just about the missing, but about everything. We need to face our history and our present." Who are "Together We Can" and their future: The first relatives to come together after the check-points opened were Sevilay Berk from Pervolia-Trikomo, who lost her mother and father in 1964, and Maria Georgiadou from Kythrea, who lost her mother, father, sister and brother in 1974. The two of them became a symbol of friendship. Christos Efthimiou, who also lost his brother in 1974, recommended they should set up an organisation for the relatives to be together. They all helped for this to happen and the association has now about 50 members. "Together We Can" members were awarded several times in the past years. Last August Turkish Cypriot and Greek Cypriot political parties, under the auspices of the Slovak Embassy, honoured the members of the association for their work. They have now built a relationship with them and "Together We Can" proposed to arrange a big gathering for all the members, where they will arrange a presentation and workshop. They are also working with Hannes Siebert, who was part of the team on Nelson Mandela in South Africa during the truth and reconciliation process. He is not in Cyprus all the time but visits occasionally so they are planning some steps forward with him. They also collaborate with Christalla Yakinthou; they want to train themselves on restorative justice and how it can be used in Cyprus, and are also planning some workshops in Canada with Anna Agathangelou, who teaches in York University. They also want to work with Israeli and Palestinian Parents Circle; a group similar to "Together We Can". These are the ones who lost loved ones in the conflict, missing or killed and they come together to share their stories. As Christina and Sevgul told Parikiaki, they want to find a way to connect with them, so that they can learn from each other while sharing their experiences. (By Mary Afxentiou – PARIKIAKI newspaper – London – 9.11.2017)